![]() |
|
İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “ dün”ü bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda “ekonomi” denilince göze çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı görülmektedir.Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara ve doğru olanlara yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.Gökhan EVLİYAOĞLU TÜRK İKTİSAT TARİHİ ARAŞTIRMALARI -IV-
TÜRK İKTİSAT TARİHİNİN GERÇEKLERİ MARKSİZMİN TARIM TEZİNİ ÇÜRÜTÜYOR
Geçen yazımızda ,Türk İktisat tarihi üzerine sürdürülen bazı hatalı görüşlere değinmiş ve Türklerin Ortaasya tarihinde yaşadıkları hayatın gerçekleri karşısında Marksist teorinin tutarsızlığı üzerinde durmuştuk.Bu konuda bir açıklamanın gerektiğini düşünerek şu hususları belirlemeliyiz;
Son yıllarda eski Orta Asya Türk tarihi üzerine
sözde ekonomik, tarihi ve sosyal bilim açılarından yazılar yazan ya da
kitaplar yayınlayan bazı yazarların, bilim ciddiyetinden uzak kasıtlı
bazı Batı kaynaklarından yararlanarak ya da Marksçı yorumlarla
ideolojik doğmalarla, ön yargılarla hareket ederek yaptıkları eleştirilerde
affedilmez tarih hataları yaptıkları görülmektedir. Bir kısmının
kasıtlı olarak böyle davrandıklarını bildiğimiz bu sözde aydınlar
Türklerin en eski tarihlerden başlayarak Orta Asya Göktürk, Uygur, Oğuz
uygarlıklarını, başı bozuk Moğol kabilelerine benzetmekye çalışmakta
ve Orta Asya Türklerinin yerleşik, tarımsal ve ekonomik biçimlerinden
uzak yalın kılıç, atlı, göçebe yağmacılar olduklarını iddia
etmektedirler. Karl Marks’tan esinlenerek “Asya tipi üretim biçimleri”
konusunda, hiçbir esaslı gözleme dayanmadan elde edilmiş katı çerçeveleri
Asya Türk toplumlarının tarih çağlarına uygulamaya kalkanlara göre
Orta Asya’nın eski Türk boyları sadece savaş ticareti işleri ile uğraşan,
sadece savaş araçları yapan göçebelerdi. Sınırsız, sahipsiz
otlaklar üzerinde çobanlık yaparlardı. Bu işleri yürütmek için de
savaş tekniğini öğrenirler, kılıç egemenliğine dayanan despot
siyasal örgütler kurmakla yetinirlerdi. Oysa, gerçek bunun tam
tersidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz arkeolojik araştırmalar ve
bulgular, eski Türk ve Çin yazılı kaynakları, büyük seyahatnameler
ve yeni bilimsel çalışmalar, Türklerin Orta Asya’da binlerce yıllık
Anayurtlarının bulunduğunu, tarih çağlarından çok önce yerleşik
ekonomiye geçtiklerini, yazıdan önceki çağlarda tarım tekniğinde
ilerlemeler kaydettiklerini, tarım araçları yaptıklarını, bugün
bile kullanılabilen büyük sulama kanalları inşa ettiklerini, büyük,
hareketli, zengin şehirler kurduklarını, buralarda deri, kumaş, ipek,
ağaç, altın, gümüş, kâğıt, maden, tuğla, araba, araç
sanayilerini geliştirdiklerini ortaya koymaktadır. Biz bu o eski büyük yerleşik tarım, sanayi ve ticaret
merkezlerinin sadece kalıntıların değil hâlâ ayakta kalan
eserlerini, yapılarını, temellerini, duvarlarını yazılı
belgeleriyle bir arada buluyoruz. Çin sınırlarından Hazar denizi kıyılarına
kadar bugün karış karış Türk ülkeleri olarak gördüğümüz yerler
belirli bir tarihten sonra kurulmadılar elbette. Bugünkü bütün Türk
ülkelerinin temelinde en eski Orta Asya boylarının ekili ilk tarlaları
ve eski büyük şehirlerinin yapıları vardır. Kuzeyden Avrupa ortalarına kadar uzanan Hunlar’la, güneyde
yurtlar kurarak ilerleyen Göktürk, Uygur ve Oğuz uygarlıklarını asla
birbirine karıştırmamalıdır. Hunlar Türklerin en göçebe, en hızlı,
en fetihçi kollarıydı. Ama diğerleri Anadolu’ya kadar uzandıkları
her yerde yerleşe yerleşe uygarlıklar ve büyük siyasal örgütler,
ekonomik düzenler kurarak, geliştirerek ilerlediler. Karşılarına çıkan
başka uygarlıklarla, örneğin yerleşik, tarımsal, şehirci, sanayici
devletler önünde dağılmadan, göçebe şehirli karşılaşması
halinde, Marksist yazarlarımızın meydana geleceğini ileri sürdükleri
biçimlere adapte olmadan, uygarlıklara yeni katkılarda bulunarak,
onlara yeni şeyler öğretecek, yerleşik medeniyetlerin o çağlara göre
en güzel örneklerini vererek, düşünerek, yazarak, fakat tabii savaşarak
geldiler. Toprağa, toprak işlemeye, şehir ve yurt kurmaya, yerleşik
toplumlar yönetmeye o kadar alışık olmasalar karşılaştıkları,
fetihleri büyük ülkelerin yönetiminde başarılı olamazlar;
Anadolu’ya yerleştiklerinde de o kadar mükemmel devlet, toprak, çarşı-pazar,
şehir, eğitim ve sanayi düzenini bu kadar kısa bir zamanda gerçekleştiremezlerdi.
Ne daha önce ele geçirdikleri yerlerde ne de Anadolu’da Türkler şaşkın
ve acemi göçebeler olarak girdikleri yerlerin yerleşik baskısı ve kültürü
içinde erimediler. Tam tersine, çok tecrübeli devlet adamları, olgun
şehirli, bilgelikten nasip almış, tarım, sanayi, ticaret ve askerlik
uzmanı insanlar olarak yeni, bütüncü, toplumsal düzenlerini
geldikleri yerlere kabul ettirmişlerdir. Düzeyde kalan yazarların iddiaları doğru olsa, Müslümanlık’da
Türkler’de, bedevi, göçebe biçimlere dönüşebilirdi. Aksine İslâmiyetin
yerleşik, şehirsel, tarımcı, endüstriyel, siyasal, toplumcu, ahlâki,
nizamcı özellikleri en çok, Türk’ün gün görmüş, tecrübeli, köylü,
şehirli ve ancak yerleşik uygarlıklara has ahlâklı karakterinde
tecelli etti. Anadolu Türklerine kolayca (göçebe, yağmacı, savaşçı)
damgasını vuranlar onları sadece savaşırken ve de Batılı ya da düşman
kanatlardan tasvir edişi halinde gözlemleyen kişilerdir. Bunlar Asya’nın Altay dağlarından kalkıp Avrupa’nın
ortalarına kadar, Hind, İran, Arabistan uygarlıklarını geçerek
Anadolu’ya ve Avrupa’ya giren bir toplumun adım adım arkasında bıraktığı
ve getirdiği yüzde yüz Türk işaretleri, ancak, göçebe olmayan büyük,
yerleşik topluluklarda bulunabilen orjinal mimarlık eserlerini, edebiyat
ve bilim kültürünü, siyasal ekonomik tecrübeyi görmeyenlerdir. Fetihten sonra temelleri atılarak, Anadolu’da, çok kısa
bir tarih içinde gelişen miri arazi rejimi ve tımarlı sipahi
sisiteminden tutunuz da en olumlu devlet yönetimi ilkelerine, Fatih ve Süleyman
kanunlarına, Ahi esnaf devirlerine kadar, köprüleri, yolları,
kervansarayları, cami ve medreseleri ile yeryüzünün en şahane
eserlerinden, edebiyatın, müziğin, felsefenin, bilimin her dalında
zamanın en güzel örneklerine kadar, din, hukuk, sosyoloji ve psikoloji
üzerine her yönden gelişen düşünce ve kurallardan, tarımsal, endüstriyel,
ticari her türlü ekonomik çalışmalara kadar her şeyde ihtişamla
serpilen siyasal kültürel tecrübe hiçbir zaman bu kısa dönemde,
birdenbire meydana gelmiş, veya ulaşılan son aşamada coğrafyadan öğrenilmiş
şeyler değildi. Bunlar bütün bir geçmişin, büyük bir birikimin
uzantısıydı ve kökleri tarihin çok eski derinliklerine dalıyordu. |