![]() |
|
İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “ dün”ü bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda “ekonomi” denilince göze çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı görülmektedir.Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara ve doğru olanlara yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.Gökhan EVLİYAOĞLU TÜRK İKTİSAT TARİHİ ARAŞTIRMALARI -VI-
"ASYA TİPİ ÜRETİM BİÇİMİ" İDDİALARI VE ORHUN YAZITLARI
En eski Orta Asya Türklerinin yaşantılarını
yerleşik uygarlıktan özellikle tarımsal deneyden uzak göstermek
konusunda bizim sol kanatta aşırı çaba sarf edilmektedir. Bu her olaya ve olguya Marx ve Engels
teorilerini uygulama isteniminden gelmektedir. Son günlerde moda olan
Marx’ın, “Asya tipi üretim biçimi” soyutlamasının en eski Orta
Asya Türklerine yakıştırma çalışmaları, özellikle oradaki Türk
toplumlarının aile, kabile ve kabile birleşimi dönemlerinden geçerken,
başlangıçta avcılık ve ilkel çobanlıkla, sonradan gelişmiş
hayvancılık ve ilkel tarımla uğraştıklarını ispatlamak ve ilkel
tarımın da (darı) ekmekten öteye geçmediğini iddia etmekten
ibarettir. Bu iddialarda ısrar etmelerinin nedeni, sadâkatla bağlı
bulundukları Marx ve Engels teorilerine fanatik, adeta mistik inançlardır.
Onun için hiçbir tarihsel gözleme yanaşmadan, tarih biliminin yöntemlerine
baş vurmadan, işlerine geldiği kadarı ile yetinmekte, örneğin en
eski Orta Asya Türklerinin yaşantılarına ait bilgilere tek kaynak
olarak Yenisey ve Orhun yazıtlarını göstermektedirler. Oysa Orhun yazıtlarındaki (Tang) sözcüğünün
(darı) sözcüğü ile sadece bir benzerlik ifade ittiğini, (darı) nın
o zamanki karşılığı olarak (isigit) sözcüğünün kullanıldığı,
(Tarığ) ın genel anlamda (tarım) demek olduğunu eski Türkçe ile uğraşan
tüm bilim adamları bilmektedirler. Başka metinler, özellikle Kutadgu
Bilig ve Divan-ı Lûgat-ı Türk, bu konulurda destekleyici bilgiler
verirler. Kaldı ki (darı) sözcüğü de en eski Orta Asya metinlerinde
kullanılmıştır. Gelin başına darı saçmak ve (darısı başınıza)
deyimi, orijini Orta Asya olan çok eski gelenekler ve sözlerdir. Ayrıca, (tarlağ) = tala sözcüğü de (tarığ)
= tarımdan üreyen ve (tarımak) = ekip biçmek mastarı ile ilişkilidir.
Burada ibretle üzerinde durulacak husus Orhun yazıtlarında sadece (darı)
dan söz edilmesinin o çağda başka tahıl tarımı yapılmadığını
kanıtlamaz. Hele Divan-ı Lûgat-it Türk de (tarıglag) dan yani
tarlalardan ilk defa bahsedilmiş olması, Türklerin tarıma ancak 10. yüzyılda
başlamış olduklarını ispata belge teşkil etmez. Hele hele Orhun yazıtlarında
(mülk) anlamına gelen (barım) (baskım) sözcüklerini ölçümleyen
(sekiz aklı) (k) ya da örneğin (bin sekiz ayaklı (k) deyimlerindeki
(ayak) biriminin sadece hayvan sürülerinin miktarlarını belirtmeye
yaradığını ileri sürebilmek için, cahil olmadıklarına inandığımız
aydın Marxçılarımızın çok kasıtlı ve inatçı fanatikler olmaları
gerekir. Hepsinden önemlisi bir toplumun ya da
toplumlar birleşiminin, 10. yüzyıla kadar gelişen tarihini anlamak,
modern tarih biliminin yöntemini hiçe sayarak bir ideologun teorik
modellerini ele alıp örneğin “Asya tipi üretim biçimi” fantastiğini
ısrarla belirli bir geçmişe çakıştırmaya kalkışmakla mümkün
olmaz. Hatta bu yolla insan çok yanlış sonuçlara ulaşır. En eski
tarihe doğru bilinen 10. yüzyılı sadece bir iki taş yazıt ile bir
kitaptan yararlanarak açıklamak mümkün değildir. Buna genel olarak
sosyal bilim olanakları da yetmezken sadece bir ekonomik sistemin yöntemi,
daha doğrusu ön yargılarıyla tümdengelimsel bir çabayla konuyu aydınlatmak
yanlış hatta gülünç bir deneme olur. Orta Asya Türklüğünün çok eski tarihi üzerine, eski Çin kaynaklarında çok ayrıntılı belgeler ve bilgiler vardır. Bunların bir kısmı yerli yabancı Türkologlar tarafından araştırılmış, yazılmıştır. Arkeolojik bulgular sadece, sadece Orhun ve Yenisey yazıtlarından ibaret değildir. Yüzlerce bin yıl geriye doğru, Orta Asya Türk boyları atalarının yeryüzünde ilk kez ateşe egemen oldukları, yeryüzünde ilk kez Türklerin ağaçtan, daha sonra demirden (saban) yaptıkları, ele geçen kalıntılardan anlaşılmıştır. Çift sürmeye yarayan (boyunduruk) tan Çin kaynaklarında çok söz edilmektedir. Tekerlek ve araba ilk oralarda kullanılmıştır. Daha yakın eskilerde ve yazılı tarihimizden çok önce atalarımızın kurdukları şehirlerin temellerine rastlanmıştır.
Göktürklerin Fergana vadisini sulayarak çeşitlik tarım yapmalarına
yarayan otuz kilometrelik Tötö kanalının çok çetin bir arazide zor mühendislik
çabalarıyla gerçekleştirildiğini Sovyet arkeologlar yazmışlardır.
Su sulama kanalı bugün bile kullanılmaktadır. O çağlarda oralardan
geçen gezginlerin yazdıkları anılar az mı önemlidir? Bunlar Fergana
dolaylarında büyük Türk şehirleri (kent) ya da balık (= şar = şehir)
leri bulunduğunu bunların zengin ve mamur ticaret merkezleri olduğunu
kaydetmişlerdir. Koşum takımları, silâhları, keçeleri, çadırları,
kilimleri ve kumaşlarıyla bütün o savaş ve barınak endüstrisi ürünleri
hep otlaklarda mı meydana gelmiştir? Orhun ve daha önce Yenisey yazıtlarını, kocaman taş
kütlelerini kesip, biçen, yontan ve yazan Türklerin, step kışlarına
ve güneşine karşı bu taş ve çekiç uygarlığından yararlanarak
kendilerine ev, ducar vs. yapmaları için neleri noksandı? Araç
yapabilme kâbiliyetleri ve zekâları inkâr edilmediğine göre... Çinli’lerin daha önce Hun’lara karşı ördükleri o muazzam
duvarlar, onun ardındaki şehirler, yapılar, Türklerin kendilerinde
yoksa bile hiç mi dikkatini çekmedi? Benzerliğini yapmalarına mani
olan neydi? Üstelik daha güçlü ve daha güven altında olduklarına göre,
yerleşik uygarlığa geçmelerini ne önleyebilirdi? Taklit ve sirayet
psikolojisi onların da aynı biçimler içinde yaşamalarını gerektirmiş
olmaz mıydı? Sonra Yenisay ve Orhun yazıtları Orta Asya eski Türklerinin
tarımsal hayata girdiklerini, ağır endüstri kurduklarını ya da yüksek
enerji fiziği ile meşgul olup atom bombası yapmak istediklerini
kaydetmek için yapılmamıştır. Bilge Tonyukuk akıl edememiş; bilse,
1970 yılı Türkiyeli yazarlara, özellikle profesör Berkes’e, Muzaffer
ve Oya Sencer’lere da taş üstünde birer mesaj yazdırırdı. Orhun yazıtları en eski Türk devletlerinin başkanları
adına dikilmiş zafer anıtlarıdır ve Türk ulusuna kara günleri hatırlatan,
birliğe çağıran, hatta bugünlerimiz için bile değer taşıyan öğütlerle
süslü, milliyetçi düşüncelerle hazırlanmış, askeri yanları ağır
basan savaş ve kahramanlık destanlarıdır. Bu metinlerde, o zamanki Türk devletinin siyasal örgütü hakkında
verilen bilgi, imparatorluk (kağanlık) Hanlık hiyerarşisi vatan birliği
ülküsü ve coğrafya bütünlüğü hakkında ayrıntılı bilgi vardır. Düşünün çelişkinin dehşetini. Hem Orhun, Yenisey anıtlarının
dikildiği çağda, Türk toplumlarının (yazıtlara göre Türk
ulusunun), Marx ve Engels teorilerine göre daha aile ve kabile hayatı yaşayan
göçebe çobanlar olduğunu iddia edeceksiniz, hem de Göktürk’lerin büyük
kağanlık, Hanlık, imparatorluk olduğu gerçeğine ve bu gerçeği
kaydeden yazıtların bu satırlarına aldırmayacaksınız. Hem o çağda
Türklerin her yıl değişen otlaklarda dolaşan çobanlar olduğunu
ispatlamaya çalışacak hem de bu anıtlarda bir vatandan bahsedildiğini
o vatanın korunması gereğinin heyecanla anlatışını duymayacak, görmeyecek,
Anlamayacaksınız. Meşhur üç maymun sembolünün ifade ettiği gerçek
de budur işte. Geliştirilmiş
büyük bir devlet örgütü, yönetim gelenekleri, hukuk kuralları, mükemmel
bir dili, alfabesi ve yazısı bulunan, düzenli büyük orduya sahip
olan, tarih bilincine erişmiş, yeryüzünde ilk kez kumaş v kâğıt
para basmış ve bu paraları Hakan adına mühürlemiş ve de (üstte gök
çökmese, altta yer delinmese ey Ulus senin vatanının, düzenini kim
bozabilir?) sözlerini tarih çağının başladığı bir zamanda taş üzerine
işleyen bir toplumu göçebe ve çoban olarak görenlere bu konuda daha
fazla söylenecek şey yoktur. Ancak yazdıkları kitaplarda, Kaşgarlı
Mahmud’un, Divan-ı Lûgat-it Türk’üne, Oğuznamelere atıflar
yaparak 10. yüzyılda Oğuzların diğer Türk toplumlarının sir suyu (sirderya)
kıyılarında yeni Kent, Farab, Süntkent, Sepiren, Kasnak, Tuğralı
gibi daha birçok büyük şehirler kurmuş olduklarını belirten
yazarların, bu büyük şehirlerin birdenbire, menter gibi ortaya çıkmadıklarını,
yüzyıllar süren evrim sonucu bu mükemmelliğe erişebildiklerini, daha
daha önceden köy ve ilçe sırasını izlediklerini, bunun için elbette
toprağı işlemek ve mülk edinmek gerektiğini, basılan ipek paraların
ekonomik para devrimine geçildiğine göre, sadece menkul eşya alım-satımında
kullanılmış olmayacağını anlamalarına sadece Marxsist doğmatizmin
engel olduğunun anlaşıldığına işaret ediyoruz. |