|
İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “ dün”ü
bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın
anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği
düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda
“ekonomi” denilince göze
çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel
olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı
görülmektedir.
Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için
nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara
ve doğru olanlara
yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini
bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen
bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.
Gökhan EVLİYAOĞLU
TÜRK İKTİSAT TARİHİ
ARAŞTIRMALARI
-VII-
TÜRK
TARİHİNDE BÜYÜK DEVRİM
TÜRKLERİN
MÜSLÜMAN OLUŞU VE İSLÂM EKONOMİSİ
Göktürk’lerden Uygur’lara ve Karahanlı’lara doğru
gelişen Türk topluluğu büyük siyasi, askeri ve iktisadi tecrübe ile
gelişip olgunlaşarak, Batı Uygurlar (Karahanlı(lar) yönünden daima
temas halinde bulunduğu İslâm dininin ilkelerini kabullenmeye,
benimsemeye hazır hale gelmişti.
634’de Arabistan sınırlarından taşan İslâmiyet, yarım
yüzyıl içinde ticaret, fetih ve kültür yolları ile Türk dünyasına
tesir etmeye başlamış ve yüz elli yıllık bir zaman içinde Türkler
bu dini incelemek ve tanımak imkânını bulmuşlardır.
Karahanlı Devletinin Başkanı Satuk Buğra Han 940 yıllarında
Müslüman oldu ve İslâmiyet'i resmi devlet dini olarak ilân etti.
İslâm dininin Türkler tarafından kabulü ve Türk dünyasında
süratle yayılması şu ana sebeplerden dolayı mümkün olmuş ve bu inkılap,
dünya çapında, dini, siyasi, iktisadi ve sosyal bir devrim manâsı
kazanmıştı.
Yüzyıllar süren denemelerden sonra Türk toplumu, Türk
karakteri ve kültürü, İslâm'ın yüksek ilkelerini, anlayacak ve kabul
edecek şekilde olgunlaşmıştı.
İslâmiyet bir “birlik” dini olarak, ilkel Asya
dinlerinin dağıttığı Türk topluluklarını politik ve ekonomik birliğe
kavuşturacak ve Türk’ü ebedileştirecekti. Yüzyıllar boyunca
hayatiyetini bin bir güçlükle koruyan Türklük, birliğe kavuşmalı ve
ataların emaneti ebediyen devam etmeliydi.
İslâm ülkelerine Türkleri çeken siyasi, askeri,
iktisadi sebepler vardı. Onuncu yüzyılda devlet kadrosu kriz geçiren
İslâmiyet, Türklerin siyesi, askeri, ahlâki kudretiyle birleşirse hem
Arap ülkeleri, coğrafyası ve zenginlikleriyle Türklerin eline geçer
hem de Türkler bu bütün dünyaya yayılmak istidadı gösteren ülkünün
yeni ve muktedir yöneticileri olurlardı.
Yüzyıllar boyunca yeryüzündeki bir seri “Kara İmparatorlukları”
kuran Türkler, geleceğe ve ebediyete yönelen yaşam ve muvaffak olma, dünyaya
şekil verme ve hâkim olma ihtirasıyla bu büyük arzuyu gerçekleştirme
şartı olarak “açık denizlere” ve devamlı bu “Tarım Ülkesi”ne
kavuşmak istiyorlardı. Moğolistan’dan güney-batıya, Anadolu’ya doğru
kıvrılan bu yay, Avrupa-Asya “İpek Yolu”nu takiben gelişen bu akış,
Türk tarihinin akış yoludur ve temelinde sayılabilecek mühim faktörler
arasında, bunların en önemlilerinden biri olarak geleceğe yönelmiş
“iktisadi dehâ” faktörü bulunmaktadır.
Orta Asya Türkleri binlerce yıldan beri, atlı, çevik ve
süratli tüccar bir toplum olarak Anadolu ile irtibat kurmuşlardı. Anadolu’yu
yani “İpek Yolu”nun batı ucunu biliyor ve gidip
gelenler , elçiler ve tüccar aracılığı ile Anadolu’dan,
Anadolu’nun jeopolitik, ticari, tarımsal öneminden haberdar oluyorlardı.
Türklerden önce daha birçok Asya ve Yakın Doğu kavmini Anadolu
köprüsüne çeken çağrıya dünya imparatorluğu kurmak
isteyen Türklerin uymaması düşünülemezdi. Bu yolun son ucuna yakın
kısmı Müslümanların elindeydi ve ancak Müslüman olmakla, bu yol
sadece geçilmiş olamaz, aynı zamanda kazanılmış ve Asya’dan uzanan
açık ikmal yolları emniyet altında kalmış olurdu. Birbirini takiben dalga
dalga Anadolu’ya akacak olan Orta Asya Türk nüfusu zamanla gerçekten,
bu açık kapılardan Türk ve müslüman olmakla geçebildi ve denizlere,
kıtalara yayılan Anadolu Türk nüfusunu tazeledi ve besledi.
Dünya çapında ve o zamanki dünya ekonomisinin birinci
derecede önem taşıyan en zengin ticaret yolunu, dünyanın bir ucundan
öbür ucuna kadar uzanan büyük geçidi izleyerek ve elde bulundurarak
mevcut iktisadi ve ticari yeryüzü dengesini kendi lehlerine çeviren Türkler
bu jeopolitik başarıyı İslâmiyet'i benimsemek ve İslâm dünyasına hakim olmak suretiyle yapabilirlerdi.
Nitekim öyle oldu ve bu büyük dünya inkılâbı başarıldı.
Daha önce Orta Asya Türkleri, bir yandan Çinlilerle diğer
taraftan İranlılar ve Araplarla müştereken kurdukları ve Türkçe
olarak “Ortak” adıyla anılan ticaret şirketleriyle, denizlerde ve
karalarda sistemli şekilde ilk defa milletlerarası ticaret faaliyetinin
esas ve hakim unsuru olmuşlardı. “Ortak”ların yazılı senetleri dünya
ticaret şebekesinin her ucunda değer ifade ediyor ve karşılığında
milyonlar kıymetiyle mal mübadele ediliyordu.
921 yılında. Orta Asya’dan ilk baharda hareket eden beş
bin kişilik bir Türk ticaret kervanının Volga kıyılarına çıktığını
ve sonbaharda geri döndüklerini tarihler kaydetmektedir.
Bütün ticarete ve iktisadi tecrübe Türk-İslâm ülkelerinin
mali kudretini çok artırmıştır.
Artık Orta Asya’dan, Hazar’ın güneyinden gelen Türkleri
Doğu Anadolu yakınlarında Müslüman Türkler olarak görüyoruz.
Daha önce 374 sıralarında Hazar denizinin kuzeyinden dolaşarak
Avrupa ve Batı Anadolu’ya Trakya’ya sarkan Hun Türkleri, Atillâ
orduları, Avarlar, Hazarlar, Macar ve Peçenek Türkleri ve Bulgar Türkleri,
birbirini izleyen hakimiyet yılları sonunda Avrupalıları arasında ve Hıristiyan
etkisi altında erimişlerdir. Bunların pek az bir kısmı Bizans yolu
ile Anadolu’ya alınmış hatta Bizans ordusunda görevli olan Avrupalı
Türk kalıntıları 1071’de Doğu Anadolu’dan gelen Sultan Alpaslan
ordusu saflarına iltihak etmişlerdir.
Türklerin Anadolu’ya gelmeden önceki ekonomik-sosyal yaşantıları
üzerine yazdıklarımıza nokta koymadan önce şu hususları da
kaydetmek istiyoruz.; Selçuklu Devletinin Anadolu kapılarında ve
Anadolu’daki yaşantılarında daha sonra Osmanlı’larda süren bazı
kuruluşlar ve sosyo-ekonomik kurumlar, Türklerin Orta Asya’da kurup geliştirdiklerinin
daha gelişmiş uzantılarıdır.
Asya Türklerinin, bazılarını iddia ettikleri gibi göçebe-çoban
toplumları olmadıklarını biliyoruz.
Daha o zamanlardan ele geçen toprakları kumandanların yönetiminde
işleyen Türkler böylece tımarlı sipahi sisteminin temellerini atıyorlardı.
Burada bilmediğimiz ve ilerde hatırlamamız gereken husus
tımar sisteminin orduya dayana bir toprak sistemi değil, toprağa dayalı
bir askeri organizasyon olduğudur.
Anadolu’ya girmek ve burada fetihlere başlamakla dünyanın
jeopolitik, kültürel ve ekonomik dengesinde büyük sarsıntı ve değişiklik
yapan Türklerin Anadolu macerasındaki bu büyük rollerini konumuz çerçevesinde
ele almadan önce, kendi bünyesinde ve dünya çapında bir inkılâp
olan İslâmiyet'i kabul etmekle, benimsedikleri İslâmi iktisat anlayışını
ve İslâm'ın ekonomik dünya görüşünü tarihi esasları açısından
kısaca incelemek zorundayız.
|