|
İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “ dün”ü
bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın
anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği
düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda
“ekonomi” denilince göze
çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel
olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı
görülmektedir.
Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için
nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara
ve doğru olanlara
yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini
bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen
bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.
Gökhan EVLİYAOĞLU
TÜRK İKTİSAT TARİHİ
ARAŞTIRMALARI
-VIII-
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL KARAKTERİ
-I-
Genel prensipleri ve temel ilkelerini Kur’an’dan alan İslâm
ekonomi sistemi, doğduğu coğrafya bakımından, zamanın en mühim
ticaret ve medeniyet merkezlerinde ve birinci derecede önem taşıyan büyük
ticaret yolları üzerinde gelişmiştir. İslâm Peygamberi ve İslâm büyüklerinin
mühim bir kısmı, bu ticari ve iktisadi hayatın içinde yaşamışlar
kervancılık ve ticaretle uğraşmışlardır.
Bu hareketli bölgenin ve bir iktisadi ve ticari tecrübenin,
Müslümanlığın yayılmasında ve gelişmesinde, İslâmiyet'in dünya
çapında bir inkılâp halini almasındaki rolü büyüktür. Bu iktisadi
tecrübe, İslâm bölüşümün de, vergi usulünde ve sosyal adaletin sağlanmasında
pek önemli sonuçlar doğurmuştur.
İslâmi devrim bir yandan kölelik müessesini bütün dünyaya
örnek olabilecek bir hümanizmin anlayışıyla yumuşatır ve köleliğe
son verilmesini, bir ahlâk ve iktisat hareketi olarak telkin ederken,
toplumun yapısında değişiklikler teklif ediyor, sınıf savaşını
hafifletiyor, tatbiki mümkün bir toplumsal eşitlik ve sosyal adalet
getiriyor, diğer taraftan da ganimet, zekât ve vakıf kurumları ile
servet bölüşümün de yepyeni ve çok adaletli usuller uyguluyordu.
Hazreti Ömer devrinde ilk olarak Beytülmal “devlet
maliyesi” tesis edilmiş, milli gelir tanzim edilmiş arazi ölçmek,
kanallar açmak, yeni şehirler kurmak, milletlerarası ticaret kaideleri
vaz etmek, vakıf sistemini geliştirmek, toprak üzerinde şahsi mülkiyet
yerine, devlet mülkiyetini ikame etmek gibi Müslüman toplumun milli
ekonomisini top yekûn ele alan bir iktisadi devrim hareketine girişilmişti.
Bu iktisadi müesseseler, aynı zamanda, halkın dertleriyle ilgilenmek,
kimsesiz çocuklarla meşgul olmak, esareti yasak etmek, aciz, sakat, malûl
ve ihtiyarlara tahsisat vermek, mektepler açmak gibi sosyal faaliyetle
tamamlanmamış ve sayım yapılmak suretiyle nüfus hareketleri takip
edilmişti. Bütün bu faaliyet toplumcu, bütüncü bir ekonominin İslâmiyet'le
birlikte nasıl geliştiğini ortaya koymaktadır.
Bu ilkelerin üstünlüğünü ve Müslümanlığın iktisadi düşünce ve sistem seviyesini
anlayabilmek için, İslâm'ın eski tarihinde Müslüman toplum ile diğer toplumların bir karşılaştırmasını
yapmak yetecektir
Bizans, Suriye ve Mısır’ı ele geçirdiği zaman bütün
araziyi müsadere etmiş; çiftçiler, ordu kumandanları ile, saray
asilzadeleri veya kiliselere dağıtılmıştı. Bu ülkelerin halkları
bir karış toprağa sahip değildi, ancak kira toprağı işleyebiliyorlardı.
Toprakla birlikte bu kiracılar da alınıp satılıyordu.
Hazreti Ömer Suriye ve Mısır’ı fethedince, bu insanlığa
aykırı usulleri kaldırdı. Ele geçen arazinin, askerlere değil,
devlete ait olduğunu ilân etti. Bu arazilerin gelirlerini, devlet olarak
düzene koydu ve toplum çıkarına göre değerlendirdi.
Böylece ilerde miri arazi rejimi biçimine dönüşecek
olan ilk (ikta sistemi) gerçekleşiyordu. Arazi devletindi, askerler
ondan yararlanırlar ve hisselerine düşen vergiyi alırlardı. Sahipsiz
araziyi mülk edinmek, vergi ödemek şartıyla, mümkündü. Başlangıçta
verasetle intikal eden bu mülkler sonradan sadece verginin özel kişilere
bırakılması şeklinde Selçuklu ikta sistemi hazırlanmıştır.
Belli başlı genel ve temel ilkeleri Kur’an ve
Peygamberin sözleriyle ve çok eski ticari, iktisadi tecrübe ile kurulan
İslâm ekonomisi, Müslümanların fethettiği ülkelerde bulup
benimsedikleri veya ticaret ve savaş yolu ile karşılaştıkları başka
medeniyetlerden alınan esaslarla gelişti ve inkılâpçı bir nitelik
kazandı.
İslâm düşüncesine göre Allah, yeryüzünü ve yeraltı
ve yer üstü nimetlerini insan için yaratmıştır. Bu ilâhi sofranın
nimetlerinden rızkını ve geçimini temin etmek için insanoğlunun
daima çalışması, emek sarf etmesi lâzımdır. (hakikatte, insan için,
kendi emeği ile ortaya koyduğundan başka hiçbir şey yoktur. Kur’an.)
Emek karşılığı elde edilecek olan hak da bütün insanlık eşittir.
Hiç kimse bir başkasını bu haktan mahrum edemez. Nimetlerden istifade
için imkân eşitliği vardır. İmtiyaz yoktur. Meşrû mülkiyet hakkı
korunmaya layıktır. Ancak şahsi mülkiyet, toplumun çıkarı ile sınırlandırılmıştır.
Fakat bu sınırlar zulüm ve zorbalıkla daraltılamaz. Kişiler arasında
yardımlaşma ve dayanışma şarttır. Geçimin sağlanması ve rızkın
namuslu yollarla elde edilmesi çok önemlidir. Bu konuda en küçük bir
hata, helâli haram yapar. Kişinin, kendisinden başkasına veya topluma
zarar veren işleri haramdır. Faiz, hile, tek taraflı ticaret, kumar,
ihtikâr haramdır. Servetin israfı da haramdır. Hükümet israfa kanunla
mani olabilir. Mal biriktirmek isteyen kişi her sene artan mal üzerinden
zekât verecektir. Servetin saklı kalmasına İslâmiyet rıza göstermez.
Anahtarı yabancılarda olan rızk muteber değildir. Kişi ticari ve
iktisadi sahada dolu dizgin, kendi arzusuna göre hareket etme serbestliğine
sahip değildir.
İslâm ekonomisi milli servetin değişimini ve tekrar
tekrar dağıtılmasını göz önüne alır. İhtiyaç sahibine verilmek
üzere zenginler vergiye tabi tutulmuştur. Devlet gelirinin dağıtılmasında
fakirler listenin başlında yer alır. Serbest teşebbüs, iktisaden zayıf
olanları sömürmeye ve mahvetmeye varmamak şartıyla işleyebilir. Şartlar
ve gerçekler, ekonomik veya demokratik gelişmeler gerektirdiği takdirde
toplumun iktisadi hayatı kanunlarla tanzim edilebilir.
|