|
İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “ dün”ü
bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın
anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği
düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda
“ekonomi” denilince göze
çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel
olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı
görülmektedir.
Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için
nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara
ve doğru olanlara
yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini
bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen
bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.
Gökhan EVLİYAOĞLU
TÜRK İKTİSAT TARİHİ
ARAŞTIRMALARI
-IX-
İSLAM EKONOMİSİNİN GENEL KARAKTERİ
-II-
İslâm'ın ekonomi politiği Kur’an’da şu temel ilke ile izah edilmiştir. “...ta ki servet, içinizde yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın...”
Milli servetin bir mutlu azınlık elinde toplanarak toplumun bunlar tarafından sömürülmesini men eden ve gerçek bir sosyal adalet ilkesi olan bu ayet, İslâm'ın ekonomik doktrindeki üstünlüğünün erişilmez kutsal örneklerinden biri ve
başlıcasıdır.
Devlet bütçesi konusunda sarfiyatla ilgili açık emirler veren Kur’an’da devlet gelirlerine ait hiç bir kural yoktur. Bu husus, halkın çıkarına göre gelir hükümlerini değiştirmekte Kur’an’ın geniş bir serbesti bıraktığı yolunda tefsir edilmiştir.
Zirai vergi mevcuttur. İslâm'ın ilk yıllarında köylüler vergiden muaftılar yalnız ürünlerin onda birini verirlerdi. Ticaret ve madencilikte malın kıymeti üzerinden vergi ödenirdi. Hayvan sürüleri üzerine de vergi konmuştu, yalnız tarım hayvanları vergiden muaftı. Gümrük vergileri vaziyet ve şartlara göre değişirdi. Altın ve gümüş üzerine konan vergiler, halk içinde bazı kişilerin servet çoğaltıp istifçilik yapmalarına mani olmak içindi.
Devlet giderleri Kur’an ilkelerine göre şöyle ayarlanmıştı:
“... fakirlere, yoksullara, vergi toplayan memurlara, kalpleri kazanılacak olanlara, harp esirleri ve köleleri hürriyete kavuşturmaya ve ağır borç altına girmiş olanlara, Allah yoluna, yolculara...”
Toplumun belli başlı ihtiyaç çevreleri bu prensibin ışığı altında sınıflandırılmıştır. Bu çevrelere dağıtılacak olan giderler tarım, maden, ticaret, sanayi, hayvancılık, tasarruf ve başka kaynaklardan alının vergilerle sağlanır. Yukarıdaki ayette tasnif edildiği üzere devlet giderleri, iki defa zikredildiği için sekiz çevreden ilki olan fakir ve yoksullara sekizde iki oranında ödenir. Bundan sonra devlet memurlarının maaşları, daha sonra Müslümanlara yardım için gelenlere veya Müslümanlara
zarar vermeleri ihtimalleri dahilinde bulunanlara zararlarını önlemek için, ve İslâm dinine gireceklerle, Müslüman olmuşların Müslüman olarak yakınlarına ödenir.
Bundan sonra her yıl bütçeye muayyen bir para koymak suretiyle kölelerin hürriyete kavuşmalarını sağlamak da hükümete düşen bir vazife telâkki edilmiştir. Bu cidden yüksek ve o zamana kadar eşi görülmemiş bir gelişmedir.
İslâm hukukuna göre her köle, kendi kıymetini ödemek suretiyle efendisinden hürriyetini satın almak hakkına sahiptir. Devlet yardımı bu konuda kölelerin bağımsızlığa kavuşmalarını kolaylaştırmaktadır.
“Ağır borç altında bulunanlar” ifadesiyle belirlenen çevre ise, borçlarının telâfisi kendi kudretinde bulunmayan borçlularla tabii afetlerden zarar görenlerdir ki bunlara Beyt-ül Mal’dan “millet hazinesi”nden daima yardım edilmiş, faizsiz borç çığırı böylece açılmıştır.
“Allah yolunda” deyimi ise askerlik, dini eğitim, cami inşaatı vs. manâlarını taşımaktadır.
Sonucu ifade ise (yolcular), ticari ve turistik yol emniyetinin kapsamı içinde anlaşılan misafirperverlik icaplarından devlet giderlerinin sarf olunacağı bir başka kesimi izah etmektedir.
Bu bir tek maddede özetlenen Kur’an’i devlet giderleri anlayışının değeri, bundan on dört yüzyıl önce, aşağı yukarı bugünkü devlet giderlerinin mühim bir kısmını içine alan harcamaların, karmakarışık bir dünya ortamında ileri sürülmüş olmasıyla ortaya çıkar.
İslâm'ın doğuş ve gelişme yıllarında bir çeşit sosyal sigorta sistemi de inkişaf ettirilmiştir. Bir tek kişinin yükünün azaltılması maksadıyla birçok kimsenin üzerine dağıtılması anlamını taşıyan sigorta fikri, sermayeye dayanan sigorta şirketleri yerine, iş birliği ve karşılıklı fayda ile doruğunda merkezi hükümetin bulunduğu bir kademeleşmeye dayanmaktadır.
Ayrıca Hazreti Ömer zamanında geliştirilmiş bir sosyal müessese daha vardır ki bu, bir maaş sistemi idi ve yeni doğan çocuklarla, geçinmek için gelire muhtaç işsiz gençler bundan istifade ederlerdi. Başlangıçta, bu konuda, zümreler arasında tefrikler yapan Halife Hz. Ömer hayatının sonuna doğru tam bir eşitlik kurmak istedi ise de bu büyük reformu gerçekleştiremeden vefat etti.
Burada hatırlanması gereken diğer bir husus da şudur: Pek geniş kütlelerin aleyhine olarak pek az kimsenin elinde servet toplanmasına İslâm doktrini imkân vermemekte ve bu sebeple kumar, piyango vs. gibi birdenbire geniş kütlelerin aleyhine olarak şekilde bir azınlık elinde servet birikimini yasak etmektedir.
Özet olarak, bir yandan insanın meşru yollarla sahip olduğu mülk uğruna ölümünü şehitlikle değerlendiren, toplumun yararına işleyen sermayeye değer veren İslâm doktrini, diğer taraftan emeğe çok büyük saygı göstermek hatta bunu birinci plâna almak suretiyle, yeryüzünde ilk büyük sosyal inkılâbı gerçekleştirdiği zaman, dünyadaki diğer milletler tam bir keşmekeş ve iktisadi gerilik ve iptidailik içinde idiler.
“Hiç biriniz elinizin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” “Allah sanatkâr olan mü’min kulunu sever” diyerek insan emeğini ve iş hayatını, çalışmayı öven İslâm Peygamberi “İşçinin ücretini henüz teri kurumadan veriniz” emriyle, değil daha yüzlerce yıl öncesinin, bugün bile, yarınlara örnek olacak bir sosyal adalet, sosyal ekonomi ve iş hukuku anlayışının en üstün ilkelerinden birini ortaya koymuş olmaktadır.
Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu orijinal ilkeler çerçevesinde, İslâm’ın ekonomik düşüncesi, devletleşme ve fütuhat ile aksiyonda muazzam ve olumlu bir gelişme kaydetmiş ve çağının ekonomik araçlarını, yürürlülükte olan sistemlerini, kendi prensiplerini zedelemeyecek şekilde benimseyerek, ıslâh ederek bütün ticaret dünyasına, ulaştırabildiği her mesafeye kadar uygulanmıştır.
|