İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “dün”ü bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda “ekonomi” denilince göze çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı görülmektedir.

       Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara ve doğru olanlara yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.

Gökhan EVLİYAOĞLU

     TÜRK İKTİSAT TARİHİ ARAŞTIRMALARI

-XI-

 

ANADOLU KAPILARINDA

23 Mayıs 1040 tarihinde Selçuklu Türklerinin, Gazneliler’e karşı kazandığı Dandanakan Savaşı, Türk siyasi ve askeri tarihinde olduğu kadar ekonomi tarihinde de önemli olaylar arasındadır. Dandanakan zaferi, bin yıl boyunca kıta toplumları olarak yaşamış bulunan Türklere “açık deniz” yolunu açmak, Türk Oğuz ve Selçuk boylarını Anadolu kapılarına yığmak gibi milli tarih bakımından çok büyük bir hamle olduğu gibi Avrupa’da ilk ürperişleri meydana getirmek suretiyle dünya politikasının dengesini de bozmuş ve Haçlı Seferlerini doğuran dalgalanmaların ilk kımıldanışlarına sebep olmuştur.

Dandanakan zaferinden sonra Türk Hakanlığını temsil etmeye başlayan Selçuklular, İslâmî yayılma hareketinin insanlığa sosyal adalet dağıtım yolunda cihat mefkûresinin bayrağını ele almışlar, İslâm dininin ve halifenin muhafızları olarak Yakın Doğuyu fethettikten sonra Sultan Alpaslan’ın kumandasında 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizanslılara karşı kazandıkları Malazgirt Meydan Savayı ile Anadolu’yu fethe başlamışlardır.

Büyük Selçuklu Devletinin ve Selçuklu Türklerinin sosyo-ekonomik yapısı üzerine son yollarda yapılan araştırmaların bir kısmı, Orta Asya Türk toplumları üzerine yazılanlar gibi Marxizmin bu konulara zoraki uygulama çabalarını ürünleri olarak affedilmez hatalarla doludur.

Bu yayınları yapanlar tarihçi olmadıklarından, tarihsel belgeleri incelemek, hatta okuyup anlamak yeteneklerinden yoksun oldukları için Türk tarihi üzerine yapılmış inceleme ve araştırma kitaplarından yararlanmakta fakat bizzat o eserlerin oraya koydukları gerçeklere karşı çıkmaktadırlar. Yazıl, basılı tarihleri, yazarın vardığı yargılar dışında yorumlamaya çalışmak en azından bilim ahlâkına ters düşmektedir.

Meselâ,Horasan’da büyük, yerleşik bir devlet kuran Selçukluların halâ, ısrarla göçebe ve yağmacı step imparatorluğu olduğunu ileri süren yazarlar vardır. Ele geçirilen topraklar, göçebe Oğuzlara yetmediği için, birbirin iten göç dalgalarının zorunlu etkisiyle Anadolu’nun fethedildiğini iddia eden bu düzeysel yazarlarımızın genel Türk tarihinin akış yönlerinin rastlantı olmadığını, tersine, Altaylardan, İstanbul’a uzanan, binlerce yıl içinde kat edilen büyük çizgini bilinçli, hesaplı, dengeli bir stratejinin hedefi ve politikası olduğunu görmemekte, anlayamamaktadırlar.

Horasan’a kadar gelip yerleştikten sonra, arkadan gelen göçmen kitleleri de doyurabilecek yağma hedefleri, o çağın perişan, fakir Anadolu'su olamazdı. Hedef ve amaç yağma olsa idi, savaş ve ganimet ekonomisinin yönü Asya’nın zengin ülkelerine , bütün dünyanın iştihasını üzerinde toplayan güney doğu Asya’ya, Hindistan’a, Arabistan’a dönük olurdu. Ancak tarih bize, Türklerin böyle mevsimlik çıkarlar peşinde göçebe, serseri dolaşıp durmadıklarını, tam tersine çok uçun vadeli, bilinçli, yüzlerce yol boyunca izlenen bir sosyo-ekonomik, ulusal bir plânla adım adım Anadolu’da geldiklerini, büyük amacın açık denizlerin kilit noktasına yerleşmek olduğunu, bunu için de kolayın değil en zor olanak, en çetin yolların tercih edildiğini göstermektedir.

O çağda Anadolu’da yağma edilecek ne vardı? Bizans feodalitesinin ezdiği yığınlar, darmadağınık bir ticari yaşantı...  Anadolu’da ticaret tüm ekonomik yaşam, tarım ve sosyal hayat, ancak Türkler oraya geldikten sonra tekrar canlanmıştır. Bu bakımdan Türkler, en yakın ve zengin çıkarları düşünselerdi, herhalde ilkin Anadolu’ya, arkadan gelen göçebe dalgalarının itmesiyle bilinçsiz olarak taşmış bir yığın, hedefsiz, amaçsız bir kalabalık değildi. Türkler Anadolu’ya bilerek geldiler. Bu yüzlerce yıldan beri plânlanmış, milli bir hedefti. Dünyanın en eski ticaret yolunun bir ucunda bulundukları uzak Asya’da bu uzun yolun Ege kıyılarındaki öteki ucuna kadar, her tarafı çok iyi biliyorlardı. En hızlı, çevik, kudretli, uyanık elçiler ve öncüler sayesinde Anadolu’da Bizans’ta olup bitenleri yüz yıllardan beri biliyorlardı. Dahası var; Anadolu’yu fethettikten sonra , birbirini izleyecek Haçlı seferlerinin kendilerine nelere mal olacağını, Doğu’ya yağmacı, iştihalarla dönük Avrupa’nın en müthiş taarruzlarla kendilerini, Anadolu’dan söküp atmak isteyeceğini de biliyorlardı. hele İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, zengin, fakat askeri organizasyon ve kudretten yoksun duruma düşmüş İslâm ülkelerini ve İslâmiyet davasını savunmak gibi çok çetin görevleri kabul etmek gerekeceğini de biliyorlardı.

Buna rağmen Türkler Anadolu’ya girecekler, çok eski bir tarihten beri plânladıkları fethi gerçekleştireceklerdi. Bu, Türklüğün, o çağlarda has, dünyaya hakim olma idealinin de esaslı bir aşaması olarak düşünülüyordu. Bu bakımdan Anadolu fethi, bir göçebe itilişinin değil, bir milli politikanın zorunluluğu ve sonucu idi.

Hem Selçuklu Devletinin şu, göçebe çoban sosyo-ekonomik yapısı iddialarını bir kez de bu noktada reddetmek gerekiyor.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu yerleşik, toprağa dayalı, fakat toprakları genişletme eğilimi, toplumcu, büyük davası olan düzenli, akıncı bir devletti. Mükemmel askeri organizasyonunun, her zaman her yönden gelebilecek saldırılarla karşılaştığı yerde derhal cevaplandırabilmek ve gereğinde akınlara girişebilmek üzere bir bakıma gerilla ve komando biçiminde düzenlenmesinin hem nedeni hem de sonucu olarak esaslı bir toprak sistemi geliştirilmişti.

Daha önce sözünü ettiğimiz (ikta) sisteminin olgunlaştırılmasından meydana gelen bu biçim, büyük vezir Nizam-ül Mülk’ün şekillendirdiği ve büyük Sultan Alpaslan’ın gerçekleştirdiği gerçekten ulusal bir nizamın çekirdeği olmuştur. Bu düzene göre toprak toplumun mülküdür. Yeterli verim sağlayacak parçalar halinde başarılı, yüksek ahlâk sahibi, adil kumandanların yönetiminde işletilmiş, elde edilen ürünün belirli bir akıncı grubunun ihtiyaçlarını karşılaması ön görülmüştür. Böylece asker hem tüketici bir yığın olmaktan çıkarılmış, üretici olmuş, hem de onun eğitim ve her türlü masrafı devlete yük olmaktan uzaklaştırılmıştır. Bu bir oto finansman sistemidir. Bütün bu parçalar, ulusal bir idealde İslâm doktrini ile anlam kazanmış milliyetçi toplumcu bir ideolojide bütüncül bir nitelik ifade ederler.

Belli başlı ilke ve kurallarını Nizam-ül Mülk’ün siyasetnamesinde bulduğumuz Selçuklu hukukunun toprağa dayalı sosyal ekonomik politikasını inceleyenlerin bu orijinal sistem karşısında hayran kalmamaları mümkün değildir. Siyasetname’deki kurallarla halkın, köylünün, vergiden pay alarak, toprak işleten (ikta) sahipleri tarafından ezilmesi ve istismar edilmesi kesin olarak önlenmiştir. Vergilerin adil ölçüler içinde, belirli zamanlarda alınması, vergi toplayanların sıkı kontrol altında bulunması, keyfilik ve zulüm gibi, halkı vergi bahanesiyle ezmek isteyenleri frenleyen cezalar, köylünün her türlü can ve mal güvenliğinin korunması, haksızlığa uğrayanların (Büyük Divan) a başvurma hakkına sahip olması gibi bir takım haklar, yasaklar, sosyal güvenirlik ilkeleriyle düzenlenmiş bu toprak sistemi, Selçuklu Türklerinin sosyo-ekonomi ve politika dehasının bir şaheseridir. İslâmi ilkelerle Orta Asya Türklüğü gelenek ve deneylerinin bir sentezi sayılabilecek olan bu ekonomik-sosyal-politik askeri organizasyon Anadolu Selçuklularına ve Osmanlılara (tımar) sistemi olarak uzanacak ve gelişecektir.

Kısaca özetlediğimiz bu organizasyon modeli, fanatik Marxistlerin “Asya tipi üretim biçimi” teorisi ve tarihsel aşamalar şemasının alt üst eden bir tarihsel gerçektir.

Bunun içindir ki savundukları inançlara ters düşen bu gerçeklere karşı yazılarında öfkeli ifadeler kullanmakta, tarihimize acı bir dille hücum etmektedirler.