Dandanakan zaferinden sonra Türk Hakanlığını
temsil etmeye başlayan Selçuklular, İslâmî yayılma hareketinin insanlığa
sosyal adalet dağıtım yolunda cihat mefkûresinin bayrağını ele almışlar,
İslâm dininin ve halifenin muhafızları olarak Yakın Doğuyu fethettikten
sonra Sultan Alpaslan’ın kumandasında 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizanslılara
karşı kazandıkları Malazgirt Meydan Savayı ile Anadolu’yu fethe başlamışlardır.
Büyük Selçuklu Devletinin ve Selçuklu Türklerinin
sosyo-ekonomik yapısı üzerine son yollarda yapılan araştırmaların bir kısmı,
Orta Asya Türk toplumları üzerine yazılanlar gibi Marxizmin bu konulara
zoraki uygulama çabalarını ürünleri olarak affedilmez hatalarla doludur.
Bu yayınları yapanlar tarihçi olmadıklarından,
tarihsel belgeleri incelemek, hatta okuyup anlamak yeteneklerinden yoksun
oldukları için Türk tarihi üzerine yapılmış inceleme ve araştırma
kitaplarından yararlanmakta fakat bizzat o eserlerin oraya koydukları gerçeklere
karşı çıkmaktadırlar. Yazıl, basılı tarihleri, yazarın vardığı yargılar
dışında yorumlamaya çalışmak en azından bilim ahlâkına ters düşmektedir.
Meselâ,Horasan’da büyük, yerleşik bir devlet
kuran Selçukluların halâ, ısrarla göçebe ve yağmacı step imparatorluğu
olduğunu ileri süren yazarlar vardır. Ele geçirilen topraklar, göçebe Oğuzlara
yetmediği için, birbirin iten göç dalgalarının zorunlu etkisiyle
Anadolu’nun fethedildiğini iddia eden bu düzeysel yazarlarımızın genel Türk
tarihinin akış yönlerinin rastlantı olmadığını, tersine, Altaylardan, İstanbul’a
uzanan, binlerce yıl içinde kat edilen büyük çizgini bilinçli, hesaplı,
dengeli bir stratejinin hedefi ve politikası olduğunu görmemekte,
anlayamamaktadırlar.
Horasan’a kadar gelip yerleştikten sonra,
arkadan gelen göçmen kitleleri de doyurabilecek yağma hedefleri, o çağın
perişan, fakir Anadolu'su olamazdı. Hedef ve amaç yağma olsa idi, savaş ve
ganimet ekonomisinin yönü Asya’nın zengin ülkelerine , bütün dünyanın
iştihasını üzerinde toplayan güney doğu Asya’ya, Hindistan’a,
Arabistan’a dönük olurdu. Ancak tarih bize, Türklerin böyle mevsimlik çıkarlar
peşinde göçebe, serseri dolaşıp durmadıklarını, tam tersine çok uçun
vadeli, bilinçli, yüzlerce yol boyunca izlenen bir sosyo-ekonomik, ulusal bir
plânla adım adım Anadolu’da geldiklerini, büyük amacın açık denizlerin
kilit noktasına yerleşmek olduğunu, bunu için de kolayın değil en zor
olanak, en çetin yolların tercih edildiğini göstermektedir.
O çağda Anadolu’da yağma edilecek ne vardı?
Bizans feodalitesinin ezdiği yığınlar, darmadağınık bir ticari yaşantı...
Anadolu’da ticaret tüm ekonomik yaşam, tarım ve sosyal hayat, ancak
Türkler oraya geldikten sonra tekrar canlanmıştır. Bu bakımdan Türkler, en
yakın ve zengin çıkarları düşünselerdi, herhalde ilkin Anadolu’ya,
arkadan gelen göçebe dalgalarının itmesiyle bilinçsiz olarak taşmış bir
yığın, hedefsiz, amaçsız bir kalabalık değildi. Türkler Anadolu’ya
bilerek geldiler. Bu yüzlerce yıldan beri plânlanmış, milli bir hedefti. Dünyanın
en eski ticaret yolunun bir ucunda bulundukları uzak Asya’da bu uzun yolun
Ege kıyılarındaki öteki ucuna kadar, her tarafı çok iyi biliyorlardı. En
hızlı, çevik, kudretli, uyanık elçiler ve öncüler sayesinde Anadolu’da
Bizans’ta olup bitenleri yüz yıllardan beri biliyorlardı. Dahası var;
Anadolu’yu fethettikten sonra , birbirini izleyecek Haçlı seferlerinin
kendilerine nelere mal olacağını, Doğu’ya yağmacı, iştihalarla dönük
Avrupa’nın en müthiş taarruzlarla kendilerini, Anadolu’dan söküp atmak
isteyeceğini de biliyorlardı. hele İslâmiyet’i kabul ettikten sonra,
zengin, fakat askeri organizasyon ve kudretten yoksun duruma düşmüş İslâm
ülkelerini ve İslâmiyet davasını savunmak gibi çok çetin görevleri kabul
etmek gerekeceğini de biliyorlardı.
Buna rağmen Türkler Anadolu’ya girecekler, çok
eski bir tarihten beri plânladıkları fethi gerçekleştireceklerdi. Bu, Türklüğün,
o çağlarda has, dünyaya hakim olma idealinin de esaslı bir aşaması olarak
düşünülüyordu. Bu bakımdan Anadolu fethi, bir göçebe itilişinin değil,
bir milli politikanın zorunluluğu ve sonucu idi.
Hem Selçuklu Devletinin şu, göçebe çoban sosyo-ekonomik
yapısı iddialarını bir kez de bu noktada reddetmek gerekiyor.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu yerleşik, toprağa
dayalı, fakat toprakları genişletme eğilimi, toplumcu, büyük davası olan
düzenli, akıncı bir devletti. Mükemmel askeri organizasyonunun, her zaman
her yönden gelebilecek saldırılarla karşılaştığı yerde derhal cevaplandırabilmek
ve gereğinde akınlara girişebilmek üzere bir bakıma gerilla ve komando biçiminde
düzenlenmesinin hem nedeni hem de sonucu olarak esaslı bir toprak sistemi geliştirilmişti.
Daha önce sözünü ettiğimiz (ikta) sisteminin
olgunlaştırılmasından meydana gelen bu biçim, büyük vezir Nizam-ül Mülk’ün
şekillendirdiği ve büyük Sultan Alpaslan’ın gerçekleştirdiği gerçekten
ulusal bir nizamın çekirdeği olmuştur. Bu düzene göre toprak toplumun mülküdür.
Yeterli verim sağlayacak parçalar halinde başarılı, yüksek ahlâk sahibi,
adil kumandanların yönetiminde işletilmiş, elde edilen ürünün belirli bir
akıncı grubunun ihtiyaçlarını karşılaması ön görülmüştür. Böylece
asker hem tüketici bir yığın olmaktan çıkarılmış, üretici olmuş, hem
de onun eğitim ve her türlü masrafı devlete yük olmaktan uzaklaştırılmıştır.
Bu bir oto finansman sistemidir. Bütün bu parçalar, ulusal bir idealde İslâm
doktrini ile anlam kazanmış milliyetçi toplumcu bir ideolojide bütüncül
bir nitelik ifade ederler.
Belli başlı ilke ve kurallarını Nizam-ül Mülk’ün
siyasetnamesinde bulduğumuz Selçuklu hukukunun toprağa dayalı sosyal
ekonomik politikasını inceleyenlerin bu orijinal sistem karşısında hayran
kalmamaları mümkün değildir. Siyasetname’deki kurallarla halkın, köylünün,
vergiden pay alarak, toprak işleten (ikta) sahipleri tarafından ezilmesi ve
istismar edilmesi kesin olarak önlenmiştir. Vergilerin adil ölçüler içinde,
belirli zamanlarda alınması, vergi toplayanların sıkı kontrol altında
bulunması, keyfilik ve zulüm gibi, halkı vergi bahanesiyle ezmek isteyenleri
frenleyen cezalar, köylünün her türlü can ve mal güvenliğinin korunması,
haksızlığa uğrayanların (Büyük Divan) a başvurma hakkına sahip olması
gibi bir takım haklar, yasaklar, sosyal güvenirlik ilkeleriyle düzenlenmiş
bu toprak sistemi, Selçuklu Türklerinin sosyo-ekonomi ve politika dehasının
bir şaheseridir. İslâmi ilkelerle Orta Asya Türklüğü gelenek ve
deneylerinin bir sentezi sayılabilecek olan bu ekonomik-sosyal-politik askeri
organizasyon Anadolu Selçuklularına ve Osmanlılara (tımar) sistemi olarak
uzanacak ve gelişecektir.
Kısaca özetlediğimiz bu organizasyon modeli,
fanatik Marxistlerin “Asya tipi üretim biçimi” teorisi ve tarihsel aşamalar
şemasının alt üst eden bir tarihsel gerçektir.
Bunun içindir ki savundukları inançlara ters düşen bu gerçeklere
karşı yazılarında öfkeli ifadeler kullanmakta, tarihimize acı bir dille hücum
etmektedirler.