İnsanlığın
tarihinin anlaşılmasında “dün”ü
bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın anlaşılamayacağı,
geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği düşüncesi artık,
bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda “ekonomi”
denilince göze çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel
olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı
görülmektedir.
Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için
nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara
ve doğru olanlara yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip
değerlendirilmediğini bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye
ekonomisi üzerinde düşünen bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine
inanıyoruz.
Gökhan EVLİYAOĞLU
TÜRK İKTİSAT TARİHİ
ARAŞTIRMALARI
-XIII-
ANADOLU’DA
TÜRKLERİN
NÜFUS VE İSKÂN HAREKETLERİ
On birinci yüzyılda Anadolu Türk Birliği’nin gerçekleşmesinin
sebepleri arasında bu nedenlerin biri olarak Orta Asya’dan dalgalar halinde
gelen muhaceretin Anadolu’da yığıp biriktirdiği nüfus bereketini
kaydetmek gerekir.
Anadolu’da Selçukluların, Anadolu ve Balkanlarda Osmanoğullarının
büyük imparatorluk kurma teşebbüslerinin gücünü bu bereketli göç
dalgalarının getirdiği nüfus zenginliğinde, bu biriktirmelerde aramak
lâzımdır. Batı’dan gelen Haçlı kitlelerinin Doğu’dan gelen Moğolların
Anadolu Türklüğünü eritip yok edememelerinin sebebi, birbirini
izleyen Türk göçleri, Asya Hakanlığının Anadolu ordusunun takviye
eden yığınakları, genç akıncı ırkın atlı çevik kuvvetleri, Moğolların
önünden çekilerek Anadolu’ya gelen Türk yığınları ve bütün bu
demografik akımları teşkilâtçı dehasıyla yerleştiren, Türkün
uzak görüşlü sistemli iskân kabiliyetidir.
Anadolu’da ilk Türk birliğinin temelini atan Süleyman Şah döneminde
Anadolu atlı ordusunun yüz elli bin kişiden ibaret olduğu, bunların
aileleriyle ve diğer göçmenlerle birlikte iki milyonu geçtiği düşünülür
ve meselâ Haçlı Seferleri sırasında Asya Hakanlığından ordunun
elli biner civarında takviyeler aldığı hatırlanırsa, devamlı olarak
birbirini izleyen akınların, devam eden göçlerin önemi ve
Anadolu’nun Türkleşmesine, Anadolu Türklüğünün Balkanlara taşmasındaki
nüfus bereket ve zenginliğin rolü anlaşılır.
TÜRK KÜTLELERİNİN ANADOLU’YA GETİRDİKLERİ
Bu gelenler, göçebe, başıboş insan sürüleri değildi. Atlı,
çevik kuvvetli, zeki, teşkilâtçı, büyük imparatorluklar kurmuş,
daha büyüklerini de kurmaya müsait, ekonomik, politik, askeri, bilimsel
gelişmelerden haberdar, İslâmiyet gibi yepyeni bir doktrine, bir dünya
ve hayat görüşüne, adilâne bir toplum düzenine sahip, yetişmiş
kitlelerdir.
Anadolu’nun, sefalet içindeki sömürgeci kölelerinin, ezilen yığınların,
Bizans zulmü ve adaletsiz yaşama koşullarının bunalttığı insanların,
Türkleri kurtarıcı gibi bekledikleri bir çağda Türkler Anadolu’ya
yerleştikleri zaman, aynen Bizans Anadolu'su şartları içinde bulunan
Avrupa, bu yeni toplum düzeni, bu kuvvetli ve adaletli toplum karşısında
ilk tedbirlerini almaya başlayacaktır.
ANADOLU’DA TÜRK EKONOMİSİ TARİHİ
Anadolu’da on birinci ve on üçüncü yüzyıllar, Türklüğün
Türkiye’de yerleşme, birlik ve devlet kurma çağı, aynı zamanda
iktisadi, ticari, sınai hareketlerin yükselmeye başlangıç teşkil
eden noktasıdır.
Anadolu’nun bir Anayurt olduğu,bu çağda idrak edilmiş ve
Anavatan davası bu topraklarda Anayurdun kapısını açan Malazgirt Savaşından
tam yüz yıl sonra, tekrar Miryokefalon’da (Eğridir) Türklerle
Bizanslılar arasında savaşla tartışılarak bütün dünyaya ispat
edilmiştir. Bu tarihten sonra Türkiye Devleti dünyanın en hatırı sayılır
devletleri arasında ve birinci sırada yer almıştır.
Bu aynı zamanda dünyada birinci derecede bir iktisadi kuvvet
manasını taşıyordu.
Bu çağda Anadolu, Türkler tarafından imar edilmiş, ticaret
yolları ve kervansaraylar, hanlar, imaretler, çarşılar, büyük şehirler,
camiler, medreseler, kışlalar, tersaneler, inşa edilmiş, bunlardan yüzlercesiyle
Türkiye donatılmıştır. Sivas’ta kurulan tıp fakültesi ve
hastanesi dünyaca şöhret yapmış, bu hastaneye birçok mağazanın
geliri tahsis edilmiş, buna benzer örnekler yurdun muhtelif yerlerinde
çoğalmıştır.
Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de birçok sahil şehri geliştirilmiş,
Kırım ve Trabzon’un fethi ile ele geçen limanlar birer Türk ticaret
ve sanayi limanı haline getirilmiştir.
Bu çağda Türkler Anadolu’da dahiyane bir ticaret ve ekonomi
sistemi kurmuşlar ve transit ticaretinin kavşak noktalarını elde
bulundurmak ve dünya ticaretini kontrol etmek imkânına kavuşmuşlardı.
Altın, gümüş ve kıymetli ticaret eşyasının Türkiye’ye ithali gümrükten
muaftı. Bütün ticaret hayatı ve ticari eşya namuslu Türk tüccarının
ve atlı çevik muhafızlarına nezareti, emniyeti ve Türkiye Devletinin
sigortası altında idi. Müslüman ülkeler tüccarları ile kurulan
“ortak”lıklar geliştirilmiş ve dünyaya ün salmıştır.
Türk şehirleri, hatta köyleri zengin ve müreffeh idi.
Dokuma sanayi, silâh fabrikaları büyümüş, çoğalmıştı. Türkiye
dünyanın en zengin ve kudretli devleti olmuştu. Sultan Alaattin
Keykubat (1219-1237) zamanında Türkiye’nin sadece savunma bütçesi yüz
milyon altını geçmişti.
Muazzam sosyal kurumlar, eğitim ve sağlık merkezleri,
kervansaraylar dünyada eşleri görülmemiş büyüklükte ve emniyet
havası içindeydiler. Köy, tarım ve sanayi vergilerinin yanı sıra vakıf
gelirleriyle de ihya edilen bu müesseseler ve muazzam devlet gelirleriyle
Türkiye, dünya çapında bir mali kudrete dayanan bir ekonomi-politik
ile Moğol yağmasına ve hegemonyasına kadar üstünlüğün elde tutmuştu.
Bu mali kudret ve plânlı ekonomi, bir yandan Türkiye devletinin
teşkilâtçılığına, İslâm ekonomisinin doktriner ve pratik üstünlüğüne,
Türk ırkının kabiliyetine, Anadolu’da meydana gelen medeniyet, kültür
ve tecrübe sentezine, temelde mevcut, geliştirilmiş ana ticaret yollarına,
Türkiye’nin dünya ekonomisi için birinci derecede önem taşıyan
transit ticaretinin düğüm noktasında buluşma yani jeopolitik şartlara
ve bütün bu imkânları değerlendirebilen Türk iktisadi dehasına, tarım,
sanayi, para, vergi politikasına reformist ve devrimci hamlelere dayanıyor,
diğer taraftan da fetihlerin sağladığı ganimet ve vergilerle
besleniyordu.
Selçuklu sultanları siyasi ve askeri hareketlerini Türkiye’nin
iktisadi gayelerine göre ayarlamakta idiler. Karadeniz ve Akdeniz
limanlarının ilk hedefler arasına alınması ve fetihleri izleyerek
buralara sermayedar ve tüccar nakletmeleri ileri görüşlü bir
ekonomi-politiğin belirtileridir. Ticaret himaye ediliyor, ticaret yolları
emniyet altında bulunduruluyor, ticaret kervanları ve yolculara her türlü
rahatlığı sağlayan muazzam kervansaraylar birer kale gibi muhafaza altında
bulunduruluyorlardı.
Bu kervansaraylarda hastalar tedavi ediliyor, fakirler
giydiriliyor, her yolcuya üç gün yiyecek ve yatacak yer parasız olarak
sağlanıyordu.
Yurt dışından
gelip geçenler Türkiye’nin refahı ve toplumsal huzuru “ticaretin
genişliği ve emniyeti, gümrük ödemelerinin azlığı, ürünlerin
bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu ve üç tarafın denizle çevrili”
bulunması ile açıklanıyordu.