İKTİSADİ
GÖRÜNÜŞÜ
Selçuklu
Türkiye’sinde Anadolu coğrafyasının altı, üstü değerlendiriliyordu.
Büyük otlaklarda yetiştirilen milyonlarca koyun ve cins at ihraç
ediliyor, buğday, pirinç ve pamuk tarımı, sulama sistemleri ile geliştiriliyor,
çiftçi ve köylü sık sık vergiden muaf tutularak, tarım hayatına
canlılık veriliyordu.
Sivas’ta demir, Kastamonu ve Diyarbakır’da bakır, Bayburt ve
Gümüşhane’de gümüş, Kütahya’da tuz madenleri işletiliyordu. Dünyanın
her tarafından tercih edilen ve bol miktarda ihraç edilen sanayi ürünleri,
yurda yayılan çalışmalarla artıyordu.
Göktürkler zamanında başlayan Türk halıcığı Anadolu’da
nefasetini arttırmıştı. Erzurum, Uşak, Aksaray halıları, ipekçilik
ve dokuma sanayi, her türlü pamuklu kumaş sanayi çok gelişmişti.
Savaş araçları ve silâh sanayiinin merkezi Türkiye idi. Türklerin
Orta Asya’da Çinlilerle birlikte keşfettikleri barutun o devirde Türkiye’de
silâha tatbik edildiğini gösteren vesikalar ele geçmiş bulunmaktadır.
Bütün bu ürünlerin ihracına karşılık Türkiye’de o çağda,
İslâm ülkelerinden kürk ve şeker ithal ediyordu. Şeker kamışından
şeker imalâtı da başlamıştı. Fakat Anadolu halkı, şekerini bal ve
pekmezden sağlıyordu.
İKİ BÜYÜK DEVRİM: TOPRAK REFORMU VE PARA SİSTEMİ
Selçuklu’ların Anadolu’da kurdukları sistemli ve toplumsal
ekonomi, gerçekleştirdikleri iki büyük ekonomik devrim ile, o çağ için
pek önemli sayılacak bir aşamaya ulaşmıştı.
Bu devrimlerin birinci toprak reformu, kısaca toprağın kamulaştırılması,
devletleştirilmesi yani (miri toprak rejimi)nin uygulanmasıdır.
Bizans idaresinde Anadolu’nun ekilebilir toprakları
kilisenin, asilzadelerin, zengin çiftçilerin elindeydi. Köylü topraksızdı.
Toprakta çalışan köylüler esir (serf)di.
Anadolu’yu işgâl eden Türkler bu feodal zulüm sistemine son
verdiler İslâm ekonomisinin, İslâmi sosyal adaletin, fetih hukukunun
gereklerine göre toprağı devletleştiren Selçuklular, köylüye işleyebilecekleri
araziyi dağıttılar. Bu suretle hem tarım üretimi çok arttı, hem
sosyal adalet gerçekleşti, hem de şuurlu ve sistemli bir iskân
politikası uygulanarak Anadolu’nun Türkleşmesi çabuklaştırıldı.
Selçukluların Anadolu’da karşılaştıkları sorunlar, Büyük
Selçuklu İmparatorluğu’nun karşılaştıklarından farklı olmuştur.
Anadolu’nun fethinden sonra, Haçlı Seferleri ve Moğol akınlarına
karşı, fetih savaşlarından çok savunma savaşları yapılmıştır. Böylece
bir yandan Anadolu’ya yerleşmek, öte yandan ele geçen topraklar üzerinde
iki yönlü ve çok sürprizli mücadelelere sebep olmuştur. Bu dağınıklık
içinde ideal Türk birliğini kurmak ve korumak çok güçleşmişti.
Onun için başlangıçta başarı ile yürütülen, askeri, sosyal,
ekonomik toprak rejimi sarsıntılara uğramıştır. Bilindiği gibi
askeri ikta sisteminin geliştirilmesinden doğmuş olan ve kumandanların
devlet adına vergi alarak toprağı işlemeleri biçiminde tımarlı
sipahi sistemine dönüştürülen bu toprak rejimi, sonradan arazilerin
bir kısmının vakıflara kayması bir kısmının babadan oğula mülk
olarak geçmesi gibi bir yolak dökülmüş ve bunun karşılığında
devamlı savaşları karşılamak amacı ile ücretli (maaşlı) ordu
kurulması gibi denemeler yapılmıştır. Bu denemeler hem toprağın
hukuka, sosyal bir ekonomi politiğe dayanan kullanılışını hem de bu
organizasyon sonucu kendi kendini finanse ederek devlete yük olmayan ordu
gücünü zayıflatmıştır. Bir kısım devlet yöneticisinin özel
toprak mülkiyetine de fırsat veren bu olumsuz gelişmeye karşı
sistemin, Nizam-ül Mülk çağındaki parlak dönemlerin kurallarını
egemen kılma gayretleri olmuşsa da yozlaşma önlenememiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun
ilk zamanlarında fetihler, bu sistemin biraz daha olumluluğunu sürdürmüş
fakat daha sonra çöküntü dönemine girilmiştir.
Haçlı Seferlerinin, fakat özellikle Moğol istilâsının
Anadolu’da kurulmakta olan milli birliği parçalamak suretiyle
harikulade başarılı halk-toprak-ekonomi-devlet-politika bütünlüğünü
can noktadan darbelemesinin etkisi yüz yıllarca devam edecek ve on altıncı
yüzyıla doğru içten içe gizlice gelişen yıkıntı sebeplerinden
biri halinde meydana çıkacaktır. Bu çöküntünün Anadolu Selçuklularının
son zamanlarındaki ilk belirtisi merkezi sistemin paralanmasıdır.
Bu çalışmaları tamamlayıcı olarak, üretimi artıran, hem de
sosyal dengi sağlayan vergi politikası ile Türkiye, çağdaşı olan diğer
ülkelerden farklı ileri, mesut ve müreffeh bir ahenge ve seviyeye yükseldi.
İkinci devrim para sisteminde yapılan değişiklik ve
ileriliktir. Sermayenin işletilmesi ve nakli hususunda güvenilir kolaylıklar
ve tedbir alınması ve bunun (cehbez) denilen ilkel bankalar, bir tür
kooperatifler aracılığı ile yapılması büyük bir gelişmedir.
Bu arada Selçukluların Orta Asya’daki Türk-Arap ticari işbirliği
tecrübelerinin verdiği sonuçlarla “çek” sistemini Anadolu’da
geliştirdiklerini, ülkeler arası ticarette havale usulü tesis
ettiklerini, kıymetli kâğıtların (havale) olarak ticarette emniyet ve
kolaylık sağladığını öğreniyoruz.
Muayyen bir kâr karşılığında kredi mektubu veya poliçe ile
bazen iki yüz bin altının bir ülkeden diğer bir ülkeye emniyet içinde
havale edildiğini tespit eden vesikalar mevcuttur.
On birinci yüzyılın başından beri Orta Asya’da hakan mührünü
taşıyan (kumdu) veya (ekin) denilen kumaş paraların Uygur Türkleri
arasında yaygın olduğunu biliyoruz. Bu denemeler kâğıt para olarak
İslâm dünyasına yayılmıştır.
Nakit paraların yurt dışına çıkmasına müsaade etmeyen
Anadolu Türkleri altın, gümüş gibi kıymetlerin ithalinde gümrük
muafiyeti ihdas ederek sağlam bir para ekonomisiyle, ileri ve milli bir
iktisadi düzen kurmuşlardı. Türk parası, çağdaş ülkelerde son
derece değer ediyordu.
İktisadi kudret muazzamdı. Milli gelir yanında devlete gelir sağlayan
vergilerin toplamı Ortaçağ Anadolu’sunda 30.000.000 dinar (altın)’ı
buluyordu.
Selçukluların bütçe, para, banka, çek, havale, sigorta, şirket
ve tarım sistemleri sonradan Avrupalılar tarafından taklit edilerek
geliştirilmiştir. Batı medeniyetini doğuran nedenler arasında Ortaçağ
Türk ve Türkiye ekonomisinin rolü pek önemlidir.
GELİŞMELERE PARALEL OLARAK EĞİTİM, BİLİM VE HÜR DÜŞÜNCE
Anadolu’da milli birlik ve devlet kuruluşunu ve bu devletle,
birliğin devamlı oluşumunu yakından ve paralelden izleyen pek önemli
gelişme ve dayanma faktörü hür düşünce, eğitim ve bilimdir.
Orta Asya’dan Orhun kitabeleri, Kutadgu-Bilik ve Divan-ı Lûgat-it
Türk gibi, siyasetnamelerle, İslâm düşüncesiyle o çağın en ileri
bilimleri ve bilgileriyle Anadolu’ya gelen Türkler savaş, fetih ve
ticaret yollarıyla edindikleri ve karşılaştıkları başka halklardan
benimsedikleri tecrübelerle, Anadolu sakinlerinden öğrendiklerini de
karıştırarak ve her şeyin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu
almak suretiyle bir kültür ve medeniyet sentezinin ilk eserlerini
meydana getiren Anadolu’yu fethederken kurdukları ve kuracakları
imparatorluklarının maddi temelleri kadar manevi yapısını da birinci
derece göz önünde tutmuşlardır.
Türkler Anadolu’nun muhtelif köşelerinde tıp fakülteleri,
silâh ve dokuma fabrikaları, bilim merkezleri kurarken aynı zamanda
Mevlâna Celâleddin, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi birçok düşünür,
sanatçı ve iman adamları ile Anadolu Türklüğünün iç düzenini,
moral yapısını, estetiğini ve devletin ahlâki çatısını inşa
ediyorlardı,
Bu düşünceler ve o düşünce adamları, yaşadıkları çağın
ekonomik meselelerine de ışık tuttular. Türk-İslâm doktrinini aydınlatan
ve halkın anlayacağı, hoşlanacağı şekiller altında açıkladılar,
yaydılar. Toplumu ve devlet adamlarını, bollukta ve refahta tutma, kıtlıkta
ve krizde ise otarşiye, kanaatkârlığa, direnmeye ve davranmaya, tevekküle
ve çalışmaya teşvik ederek, devirlerinin gerçeklerine göre toplumun
ekonomik yaşantısını etkilediler.