İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “dün”ü bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda “ekonomi” denilince göze çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı görülmektedir.

       Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara ve doğru olanlara yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.

Gökhan EVLİYAOĞLU

     TÜRK İKTİSAT TARİHİ ARAŞTIRMALARI

-XV-

 

ORTAÇAĞ AVRUPASI: HAÇLI SEFERLERİNİN 

EKONOMİK NEDENLERİ

     

      Doğu ve Türkiye bu büyük mali kudret, ölçülü ekonomik düzen, müreffeh yaşama şartları içinde bilimsel, ekonomik, sosyal ve moral yükseliş çağını yaşarken Avrupa tam bir sefalet içindeydi. Köle köylüleri ezen ve açlıktan öldüren derebeylik, ağır dinsel taassup, terör ve anarşi bütün Avrupa’yı karıştırıyor, Türk-İslâm dünyasının haşmetli ve iktisadi zenginliği aç Avrupa devletlerinin gözlerini kamaştırıyordu. Sık sık köle isyanları oluyor, bunlar de ellerinde arazi ve servet bulunduran kilise ve derebeylikler tarafından şiddetle eziliyordu.

     Türkiye’de hasta hayvanlar için bile hastaneler kurulurken Batı insanı salgın hastalıklardan ve bakımsızlıktan, sahipsizlikten mahvoluyordu. Türk-İslâm donanmaları ticaret limanları arasında mekik dokurken Avrupalılar o çağ tarihlerinin kaydettikleri gibi “denizde bir tahta parçası bile yüzdüremiyorlardı.”

     Doğuda ve Türkiye’de yüz bin nüfuslu şehirler kuruluyor, Avrupa şehirleri -İstanbul hariç- birer kasaba gibi kalıyordu. Yüz milyon nüfuslu Büyük Türk Hakanlığının karşısında en büyük Avrupa devletinin nüfusu sekiz milyonu aşmıyordu.

     Batı’da tarım, kumam tesisleri, yollar ve araçlar son derece iptidai idi. Bütün Orta Avrupa’nın yıllık geliri Anadolu Türk beyliklerinden birinin bütçesine ulaşamıyordu.

     Üstelik Avrupa, batıda İspanya üzerinden Berberiler, doğuda balkanlara doğru Türkler tarafından sıkıştırılıyor ve İslâm kıskıcının uçları İslâm adâletine, refah ve saadetine, servet ihtişamına gıpta eren Avrupa halklarının zalim devletlerine, sadece kendi çıkarlarını düşünen dinsel ve siyasal zulüm organlarına batmaya başlıyordu.

     Ezilen, açlıktan sürünen ve toprak sahibi ile kilisenin elinde mahvolan Avrupa halkları, Doğu’dan Selçuk Türkiye’sinden görülmemiş bir sosyal adalet felsefesiyle, dini tolerans ile , aç ve köle Avrupalıyı çıldırtacak kadar refah manzarası gösteren toprak ve vergi rejimiyle gelen bu yeni akımları, ilerde Rönesans meşalesini tutuşturacak olan bu bilgili, kültürlü, aynı zamanda kudretli ve kuvvetli hareketi biraz da ekonomik ve sosyal bir kurtuluş ümidi gibi beklediğinden Avrupalı çıkar grupları (kilise ve devlet) yaklaşan tehlikeyi durdurmak telâşına kapıldılar.

     Bu telâş Batıda ilkel kapitalizmin ilk ürperişleridir.

     Ezilen, aç, fakir kitlelerin beki de bir kurtuluş reçetesi gibi karşılayabilecekleri Türk hareketinin ve o çağ için yeni olan ekonomik, sosyal, siyasal akımların, Avrupa halklarını isyana, Türk fetihlerini teşvike sebep olacağından, ellerindeki büyük çıkarlardan mahrum kalacak olan kilise devletleri harekete geçmek lüzumunu hissettiler

     Hem dahili isyanları önlemek, hem Türk-İslâm gelişmesine fırsat vermemek, hem de aç kalabalıklara zengin Doğu’yu yağma ettirerek kolay servet kazanmak düşüncesiyle cahil Avrupa halkı, dinsel taassup yoluyla tahrik edildi.

     Avrupa’yı yağmacılık yoluyla zenginleştirmek, kilisenin ve zulüm devletinin sultasını devam ettirmek için Türkiye’ye ve Doğu’ya karşı girişilen büyük istilâ hareketinin felsefesi hazırlandı.

     Bu felsefe (!) ye göre: “Avrupa’daki kıtlığın, açlığın, fakirliğin, sefaletin, sebebi, Hıristiyanlığın mukaddes şehri sayılan Kudüs’ün, Müslümanların elinde bulunuşudur. Kudüs kurtarılmadıkça Avrupa kalkınamayacaktır.” Bu safsata; Tanrı’nın lânetinden kurtulmak isteyen cahil dindarları, macera arayan aç serserileri, arazilerini daha büyüklere kaptırmış küçük derebeylerini, yağma ile servete ve şöhrete kavuşturacaklarını uman taç ve taht muhterislerini harekete geçirdi.

     Din ve devlet adamlarının önderliğinde teşkil edilen yüz binlerce kişilik Haçlı alayları Türkiye’yi yağma ederek Kudüs’e varmak gayesiyle Doğu’ya saldırdılar.

     Tarihte Haçlı Seferleri diye anılan bu müthiş yağma vahşet, katliam ve istilâ hareketleri güya dinsel bir gaye uğruna düzenlenmiş olduğu halde aslında dine, ahlâka, bütün dinlere ve bu arada Hıristiyan ilkelerine ve ahlâkına aykırı şekiller ve tablolar içinde cereyan etti.

     “Tanrı böyle buyuruyor” sloganı ile alevlenen Haçlı Seferleri kampanyası, bütün dinsel izahlara rağmen temelindeki ekonomik sebeplere göre ve anormal biçimler içinde gelişti.

     İlk Haçlı Seferinin önderi Papa Urbain’in, Haçlı kampanyasını tahrik eden vaazlarından iki pasajı buraya, birincisi, bugün bile hortlayan dinsel hezeyandan, ikincisi bu hezeyanlara temel teşkil eden ekonomik faktörden örnek almak üzere kaydedeceğiz.

     1096’da girişilen ilk Haçlı saldırısından bir yıl önce Fransa’da kampanya açan Papa Urbain diyordu ki:

     “Galebe çalan küfür, Asya’nın zengin ülkelerini karanlığa boğmuştur. Antakya, Efes, İznik birer Müslüman kasabası haline gelmiştir. Barbar Türk sürüleri, sancaklarını Çanakkale’ye dikmişlerdir. Oradan Hıristiyan dünyasını tehdit etmektedirler. Onları Tanrı, kendi evlâtlarını silahlandırıp durduramazsa kim, hangi millet ve devlet durdurabilir? Davamız mukaddes illerin fethidir. Kazanırsanız kısmetiniz Tanrı’nın rahmeti ve Asya ülkeleridir.”

 

     HAÇLI SEFERLER

 

     Haçlılar yürüdüler. 1097’de Türkiye’ye giren altı yüz bin kişilik ilk Haçlı Ordusu, Selçuklu Sultanı Kılıç Aslan’ın iyi donatılmış, karnı tok, lojistik imkânları mükemmel, idealist yüz elli bin kişilik ordusu tarafından Anadolu sathında gerilla savaşları ile imha edildi. Yarım milyon kişiyi Türkiye topraklarına gömen Haçlılardan ancak elli bin kadarı Kudüs’e ulaşabildi.

     1147 yılında Almanya İmparatoru III. Konrat ile Fransa Kralı VII. Louis tarafından yönetilen iki yüz yirmi beş bin kişilik ikinci Haçlı Seferi orduları Selçuk Sultanı Mesut tarafından Orta Asya Türk savaş tabiyesiyle Toroslara kadar çekilerek imha edildi. Yüz binlerce ölü veren Haçlılardan ancak pek azı kurtulabildi.

     1189’da başlayan ve Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa, İngiltere Kralı Richard, Fransa Kralı Philippe Auguste”ün kumandaları altındaki üçüncü Haçlı Seferinin Barbarossa yönetimindeki beş yüz bin kişilik ordusu Anadolu’dan Bizans topraklarından geçerek zaman zaman Türklerle karşılaşıp ağır zayiat vererek Kudüs’e ulaştıysa da netice alamadı.

     Bunları izleyerek 13. yüzyılın sonlarına doğdu irili ufaklı Haçlı Seferi daha tertip edildi.

     Askeri alanda başarısız kalan bitin bu Haçlı Seferleri Doğu ile Batı arasında kültür alış verişine yol açtı. Daha doğrusu, o çağlarda Batı’nın Doğu’ya öğreteceği hiçbir şey yoktu, fakat Batı Doğu’dan ve Türkiye’den çok şey öğrendi.

     Askeri ve siyasi amaçlarına ulaşamayan Haçlı Seferleri sonunda Avrupa, yağmaladığı servetlerle ve öğrendiği iktisadi bilgilerle, yeni keşiflerden ve açılan yeni yollardan da istifade ederek Batı kapitalizminin temellerini atacaktır.