İnsanlığın tarihinin anlaşılmasında “dün”ü bilmeden “bugün”ün ve “yarınlar”ın anlaşılamayacağı, geleceğin hedeflerinin belirlenemeyeceği düşüncesi artık, bilimsel bir kural niteliği kazanmıştır. Medyamızda “ekonomi” denilince göze çarpan düşüncelerin ve değerlendirmelerin, sadece güncel olgular, sorunlar ve yorumlar ve problemler açılarından ele alındığı görülmektedir.

       Oysa bir ülkenin ve toplumun genel anlamda ekonomisini irdeleyebilmek için nereden nereye gelinip gidildiğini, nerelerde niçin yanlışlıklara ve doğru olanlara yönelindiğini, olanakların iyi değerlendirilip değerlendirilmediğini bilmek gerekmektedir. Bu çalışmanın Türkiye ekonomisi üzerinde düşünen bilim ve politika adamlarının ilgisini çekeceğine inanıyoruz.

                                                                        Gökhan EVLİYAOĞLU  

     TÜRK İKTİSAT TARİHİ ARAŞTIRMALARI

  -II-

ANADOLU’DAN

 GELİP GEÇENLER

       

Türk İktisat Tarihinin incelenmesinde Türklerin Anadolu’ya gelmesinden önce Önasya’dan gelip geçen medeniyetler üzerinde bir ufuk turu yaptığımızda şöyle bir takvim ile karşılaşıyoruz:    

      

HİTİTLER

M.Ö. 1180 yıllarına kadar Anadolu’da yaşayan Hititler, bağımsız şehir ekonomilerine dayanıyorlardı. Bunların üstünde kuvvetli asilzadeler ve imparator vardı. Toplum yapısında rahipler, büyük arazi sahipleri, hür köylüler ve köleler sınıflandırılmıştı. Başlıca ekonomik hayat tarım, hayvancılık ve ilkel maden sanayi, Hititlere, komşularına nazaran iktisadi ve askeri üstünlük sağlıyordu. Maden işleri üzerine bir zenaatkâr sınıf meydana gelmişti. Yunanlıların ve Etrükslerin, Hititlerle yaptıkları kültür ve ticaret alışverişi, klasik Yunan ve Roma medeniyetlerini etkilemiştir.

HURRİLER VE URARTULAR

M.Ö. 2000 yıllarında, Hitit’leri takiben Hurri’ler ve Mitanni’ler onların ardından de gene Doğu’dan, Urartular, Anadolu’da kısmen hakimiyet kurdular. M.Ö. 612 yıllarına kadar devam eden Urartu krallığında madencilik ve ince sanatlar çok ilerlemişti.

İYONLAR

M.Ö. 2000 yıllarında, gene doğudan gelen fakat Batı Anadolu’da yerleşerek Yunanlı’ların etkisinde kalan ve Yunanlı’laşan İyon’yalılar, Avrupa ile Mezopotamya arasında kültür, medeniyet ve ticaret köprüsü olmuşlar; matematik ve felsefeyi, tıp ve astronomiyi Mısır ve Mezopotamya ile Anadolu’dan geçirerek bugünkü Batı Medeniyetinin ve her konuda “hür düşünce”nin temelini atmışlardır.

FRİKLER

M.Ö. 800 yıllarından itibaren ikiyüzyıl kadar yaşadılar; seramik ve dokumacılık sanayini kurdular. Tarım yaptılar.

LİDYALILAR

Anadolu ticaretini ilk defa olarak sistemli şekilde geliştirdiler. M.Ö. 547’ye kadar Orta ve Batı Anadolu’ya hakim olan Lidya’lılar, Ege kıyılarından Mezopotamya’ya ve Sinop üzerinden de Karadeniz’e bağlanan ve Kral Yolu denilen, dünyanın en işlek ticaret yolunu ve Karadeniz ticaretini ellerinde bulundurdular. Bu transit ticareti, Lidya Anadolu’su iktisadiyatını pek yüksek bir zirveye ulaştırmıştır. Daha çok Yunan kültürü ile alış veriş yaptılar.

İRANLILAR

İran’lılar M.Ö. 546’da Anadolu’ya hakim oldular. Yunan’lılara karşı takip ettikleri liberal politika, İran Anadolu’suna önce büyük iktisadi zenginlik sağladı. Fakat sonra Yunan’lıların içten nüfuzu ile sarsıldı ve Makedonya istilâsına zemin hazırladı.

MAKEDONYALILAR

M.Ö. 334’de Makedonya’lılar, Büyük İskender’in idaresinde Anadolu’yu bir baştan bir başa katedip Orta Doğu’ya, Asya’ya ve Mısır’a geçtiler.

HELENİSTİKLER

Büyük İskender’in ölümünden, Roma’nın Anadolu’ya hakim olmasına kadar geçen üç yüz yıl içinde Anadolu’da Doğu ve Batı kavimlerinin ve kültürünün karışımı içinde Selevkoslar, Kapadoklar, Bitinya’lılar, Bergama’lılar, Pontoslar, Kommageneliler, Suryaniler ve Ermeniler birer krallık kurarak şans denediler. Ticari hayat gelişti. Bergama’da ilk kâğıt sanayi kuruldu.

ROMALILAR

M.Ö. 133’de Roma’lılar Batı Anadolu’ya yerleştiler. Akdeniz ticaretine el koydular. Çok kuvvetli mali idareye sahip bulunan Roma’lılar askeri üslerini ve ticaret merkezlerini birbirine ana yollarla bağladılar. Ulaştırma vasıtası olarak at, yük ve posta arabaları kullanıldı. Ekonomik sistem olarak mal değişimi usulü kalkmış, imparator resimleri taşıyan para sistemi hakim olmuştu. Batı Anadolu’da Bergama’lılardan kalan büyük kıyı şehirleri, bir Roma iç denizi haline gelen Akdeniz ticaretinin en işlek limanları halindeydi. Kültür, sanat, hukuk. İktisat ve medeniyet çok gelişmişti. M.S. 395’de Roma Anadolu’su “Bizans” adını alarak Batı Roma’dan bölündü ve bütün Anadolu’ya hakim oldu. Bizans Başkenti olan İstanbul o tarihte dünyanın en mühim iktisadi merkezlerinden biri olarak milyonluk nüfusuyla dünyanın birinci şehri haline gelmiştir.

BİZANS

Bütün ortaçağı dolduran hayatı ile Avrupa’nın ve Hıristiyan aleminin en ileri iktisadi güce sahip devleti haline gelen Bizans, Balkanlardan ve Orta Doğu’dan devamlı baskı karşısında kalmış fakat buna rağmen uzun bir ömür sürmüştür.

609’da İran’lılar Anadolu’ya yürümüş ve İstanbul önlerine gelmişlerdir. İstanbul 668’den 811’e kadar Müslüman Araplar tarafından dört defa muhasara edildi fakat düşürülemedi. Bu tarihlerden 1071’e, yani Anadolu kapısının Alpaslan tarafından Türk’lere açılışına kadar Anadolu yarımadası Bizans’la Arap devletleri arasında çekişilip kaldı.

Anadolu ilk tarih çağlarından başlayarak Türkler gelinceye kadar daima zorba yönetimle köle, esir yığınları gibi sosyal yapıların sonucu olan Batı tipi feodal gruplarla parçalanmış bir manzara içinde kalmıştır.

SONUÇ VE YENİDEN DEĞERLENDİRME

Anadolu, tarih öncesi çağlardan itibaren insanoğlunun bütün ekonomik aşamalarından örnekler vermiştir. İktisadi ihtiyaçları gidermek yolunda bulunmuş on binlerce yıl öncesinden kullanılmaya başlayan ve ekonomik düşüncenin ilk ürünleri olan araçlar, avcılık ve balıkçılık ekonomisine dayanan ilkel safhada, “taş”tan yapılmış silahlardır. Anadolu bu bakımdan, tarihin çok öncelerine çıkabilen kalıntılarla doludur. Resimleri ilkel mağara duvarlarına işlenmiş olan hayvan sürüleri, çobanlık ekonomisi üzerine bilgiler vermektedir. Yardımlaşma ve yabancı emeğinin ilâvesiyle gelişen ekonomik faaliyet, Anadolu’da köy ve kasaba iktisadının kurulduğu, mal değişiminin geliştiği, ticaret yollarının açıldığı safhada “at” ve  “araba” ile hızlanmış, kısa bir zamanda ve hemen hemen dünyada ilk defa para sistemine geçilmiştir. Ekonomik eylemin ürünlerinden olan karasaban, bugün bile fakir Anadolu’da kullanılan şekilleriyle, binlerce yıl önce bu topraklarda kullanılmıştır. Çakmak taşından orak, demirden çapa, tekerlekli koşum araçları Asya’dan Anadolu’ya gelen ilk tarım araçları olarak arkeolojik kalıntılar bırakmıştır. Tarım ekonomisi, Anadolu’da tarih öncesi devirler yaşayan toplulukların mitolojisinde başlıca yer almış, Adonis, Attis gibi bitki ve bereket tanrılarını yaratarak, ilkbahar, yağmur ve toprak ayinlerinden, bugünlerde, dua ve oyun figürleri bırakacak şekilde, gelip geçen toplumlara miras kalmıştır.

Maden cevheri bakımından zengin olan Anadolu bu imkânları süratle geliştirmiş, savaş ve el sanatları sanayiinde diğer bölgelere nispetle üstün bir iktisadi durum sağlamıştır. Seramik alanında büyük başarılar ve üstünlüğe ulaşmıştır.

Üç tarafı denizle çevrili Anadolu yarımadası, birbirini takiben Doğu’dan gelen ilk halkların “açık deniz” iştihasıyla, büyük kıyı şehirlerine, hareketli limanlara kavuşmuştur. Çeşitli dinlerin, sosyal karakterlerin, değişik hukuk ve ve iktisat sistemlerinin gelip geçtiği Anadolu köprüsü halkları burada sosyal yapı bakımından ilgi çekici tecrübeler kazanmışlardır. İç ekonomik mücadeleler, sosyal çatışmalar, sınıf kavgaları, köylü ve derebeyi savaşları bakımından bu tecrübe, Anadolu’ya Doğu’dan gelenlerle, Batıdan sarkanların getirdikleri sistemler ve dersler sayesinde çok ilginç olmuştur.

Burada üzerinde önemle durulacak olan nokta, birbirini izleyerek Anadolu’ya Doğu’dan gelen toplulukların, Doğu ile Batı arasında hemen daima bir medeniyet sentezine varmış olmaları ve bunda orijinalliği, sonuna kadar muhafaza etmiş bulunmalarıdır. Bu pek önemli özellik, ilkçağda ilkel Yunan ve Roma’dan gelen ağır, insafsız ve düşünceye düşman koyu mistisizmin karşısında Anadolu insanının aklını ve hür düşüncesini savunmuş ve o zaman ki Batı’ya karşı, bugünkü Batı medeniyetinin akli temellerini atmış veya korumuştur.

Roma İmparatoru Augustus’un yaptırdığı ilk nüfus sayımında (M.Ö. 133) Anadolu nüfusunun 20 milyondan fazla olduğu tespit edilmişti. Devamlı olarak Doğu’dan gelen Asya’lılarla beslenen ve sonunda genç Türk ırkının milli ve dini kültürü içinde eriyen o eski Anadolu halkı, klasik medeniyetin gerçek öncüsüdür.

Bu kültür Doğu’dan gelmiş ve Doğulu bir halk olan İyonyalıların Batı Anadolu’daki medeniyet sentezi ve toleransı sayesinde Anadolu’da gelişmiştir; Yunan menşeli değildir. Tam tersine Yunan kültürünü etkilemiştir. Şoven Batılıların Yunan mitolojisi diye kaydettiği şeyler, aslında Anadolu efsaneleridir. Düşünce tarihinin temelinde bilgin, filozof ve sanatçı olarak bilinen Tales (Milet)’li Demokrit (Efes)’li, Heraklides (Milet)’li, Hipokrides (Sisam)’lı, Homeros (İzmir)’lidir. Bunların hepsi de İyonyalıdır ve İyonyalıların Batılı değil Doğulu bir toplum oldukları artık bilinmektedir. İyonya’nın, Yunan etkisiyle geliştiği iddiası şöyle dursun, İyonya, Batı Anadolu’da kültür ve medeniyetinin, düşünce ve sanat hayatının zirvesinde yaşarken Yunanlılar yazıyı bilmiyorlardı; Atina’yı meşhur Solon ticaret için geldiği Anadolu’da yazı yazmayı öğrenmiş, sosyal, ekonomik, politik, meseleleri tetkik etmiş ve Anadolu’da öğrendiklerinden dolayı Yunanistan’da kanun koyucu seçilerek meşhur Solon kanunlarını ilân etmiştir.

İyonya’lı Heraklit ile Ksenefon, ilâhiyatla bilimsel düşünceyi ayırabilen İyonya dialektiğini ve toleransını, doğmatik, katı Yunan tarikatçılığına karşı çıkardılar ve aklın üstünlüğünü hakim kıldılar. Ksenefon bir Anadolu sazı ile bugünkü Anadolulu aşıklar gibi Yunanistan’da geziye çıktı ve Anadolu’nun hür düşüncesini yaymaya çalıştı.

Bu açıdan ele alındığı zaman Atinalı Solon’un Anadolu kütürünü öğrendikten, Anadolu’daki sosyal, ekonomik, politik kurumları tanıdıktan sonra, Yunanistan’da Arkon (devlet adamı) seçilerek ilân ettiği meşhur kanunlarda, Anadolu’daki sosyal hayatın üstünlüğünü, Yunanistan’daki gerginliği anlamak imkânı hasıl olur. Arkon seçilince, siyasi ve iktisadi geleneğe uyarak büyük arazi sahiplerinin toprağını koruyacağını taahhüt ve ilan etmesi gereken Solon’un bunu yapmayarak geleneği bozması, nizamı, adeta bir hukuk ihtilâli ile değiştirmesi ve böylece zengin arazi sahipleri elindeki borçlu ve köle köylüleri hürriyete kavuşturması, orijinal bir Yunan düşüncesinin değil, bir Anadolu gözlemi ve Anadolu öğreniminin sonucudur.

İlk çağ Anadolu’sunun bu kültürel ve ekonomik sosyal manzarası üzerinde durmamızın bir sebebi, Batı medeniyetinin temelleri üzerine, varılan yeni değerleri kaydetmekse, bir başka sebebi de bu manzaranın, Türkiye’de Türk devletleri kurulurken bu kuruluşa miras bıraktığı hatıraların önemidir.

Anadolu’da Türk birliği teşekkül ederken (Ahi)’lerin, (Bektaşiler)’in, (Mevlevi)’lerin, (Zeybekler)’in, yani Türk Kültürüne ve Türkiye Devleti oluşumuna bir şeyler katan yerli hareketlerin, ilk çağ Anadolu’sundan neler aldırlarını bilmekte, hiç olmazsa hissetmekte, derinliğine araştırmaları teşvik için bile olsa faydalar vardır diye düşünüyoruz.

Türklerin Anadolu’ya girişlerine kadar geçen ortaçağ başlangıcı süresi içinde, Anadolu’da mühim ekonomik gelişmeler olmamıştır. Ortaçağ Hıristiyan taassubu Anadolu’yu bir Roma sömürgesi halinde karanlığa ve geriliğe boğmuştur. Türkleri, bir adalet, refah, barış ve nizam çağrısı halinde bekleyen kötü şartlar gelişmiştir. Bu devirde sadece sadece İstanbul, zenginliği, büyüklüğü ve yeri itibariyle Batının ve Doğunun dikkatlerini üstünde toplamakta idi.

 

 

GERİ ANA SAYFA